Quranda embrologiya

November 1, 2011 at 15:15 (İslam) (, , , )

Bu yazı Dr. Lactantius’un 1999 tarihli  ”Embryology in the Qur’an” isimli İngilizce makalesinin Türkçe çevirisidir.

Çevirenler: Neva, Dark_Prince ve ALKA

http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/

1. Mucize İddiası

2. Kuran’a Yöre Yaşamın Kökeni

3. Su Veya Meni Damlası

4. Kuran’da Embriyolojik Gelişme

5. Bazı Olası Açıklamalar

6. Gelişim Evreleri – Modern Bir Fikir mi?

7. Yunan Yazarlardan Alıntılara Daha Fazla Örnek

8. Ama Muhammed Bu Şeyleri Nasıl Bilebilir?

9. Sonuç

1. Mucize İddiası

Toronto Üniversitesinde bir dönem anatomi uzmanlığı yapmış olan eski Prof. Keith Moore’ın 1980′lerin başında yazdığı, özel baskı embriyoloji ders kitabı, dünyadaki tıp okullarında yaygın olarak kullanıldı. Anlaşılan, Moore,  insan embriyo gelişimine ilişkin neler anlatıldığına bilmek için ilk kez Kuran’ı ele alıp okuduğunda, embriyoloji bilimi oluşmadan önce, insan embriyolojisi gelişimine ilişkin ifadelerin 7. yüzyılda, eksiksiz olarak kaydedildiğini hayretle karşılıyordu [1]. Çok sonradan Müslümanlar, Allah’ın son vahyinin, embriyonun rahim içinde gelişimine dair ifadeler içerdiği ve o dönemde bunun bilinmesinin mümkün olmadığı, bunların Muhammed’e vahyedildiğini ispatlama girişiminde bulundular. Gerçekten yakın zamandaki bu kitap büyük oranda iddiayı teyit ediyordu;

Dubai tıp okulu son zamanlarda, tüm öğrenciler için  zorunlu olan bir İslami tıp kursu başlattı; Program, genetiğin de dahil olduğu tüm modern tıbbın Kuran’a bağlanmasını ve linklenmesini istiyordu. Bu kurslar, Suudi Arabistan’ın dinsel yaratılış doktrinine uygundu. Suudiler, hatırı sayılır ölçüde büyük paralar harcayarak, tıp konferanslarında önde gelen batılı bilim adamlarına, hatta bu meslekten olmayan belirsiz kişilere, modern bilimin prodüktörlerine Kuran ayetlerinin doğru olup olmadığını onaylamak için sordular . Bu konferanslardaki video ve broşürler, Suudiler tarafından İslam dünyasında elden ele dolaştırıldı” [2].

Eğer 7.yüzyılda test edilmesi mümkün olmayan malum ayetler ve bu kehanet, gerçekten doğru ve modern bilimin fikirlerine uygun olsaydı bu, Kuran’ın tanrısal olması gerektiği anlamına gelirdi. Bu sayfanın  düzenlenme amacı, Muhammed zamanında insan embriyosuna ilişkin kesin olarak nelerin bilindiğini, Kuran ayetlerinin doğru mu, yoksa gerçekten daha öncesinde (Muhammed öncesinde) pekala bilinip bilinmediğini mi göstermektir.

2. Kuran’a Yöre Yaşamın Kökeni

Kuran’da, insanın çoğalma, yaratılış, ve gelişimine ilişkin açıkça en az 60 ayet vardır. Ancak bu ayetler Kuran’da dağınık şekilde bulunurlar ve bu ayetlere ait temalar, kitabın genelinde yaygın olarak birden fazla kez tekrar edilmişlerdir. Hangi malzemeden yaratıldığımıza ilişkin ayetlerden başlamak konuya girişte faydalı olacaktır. Yeni başlayan biri, Kuran’ın tartışmasız, açıkça yazılmış bir kitap olduğu ümit edebilir ancak ayetler listelendiğinde, insan kökenine ilişkin ifadelerin ne kadar belirsiz olduğu ve kesinlik içermediği görülmektedir. Özel olarak belirtildiği durumlar hariç, kullanılan Kuran mealinin Yusuf Ali’nin (Suudi Revize Edition) çevirisi olduğunu unutmayın (Dipnot: biz burada Türkçe’ye çevirirken Diyanet mealini kullanmayı uygun bulduk).

Topraktan yaratılmış olabilir miyiz?

Hud Suresi 61: “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı”

Veya Arapça’da Salsaal olarak geçen kuru çamurdan mı?

Hicr Suresi 26,28,33: “Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan yarattık”

İsra Suresi 61: “Senin çamur halinde yarattığın kimse..”

Secde Suresi 7: “İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı”

Hiç’ten mi geldik?

Meryem Suresi 67: “İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattık”

Hayır, yokluktan da yaratılmadık!

Tur Suresi 35: “Yoksa onlar, hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar?” (Ali Bulaç Meali)

Balçıktan mı geldik? (Arapça: sulâletin min tîn)

Müminun Suresi 12: “Andolsun ki biz insanı, balçık mayasından yarattık” (Abdülbaki Gölpınarlı meali)

Munimun Suresi 12: “And olsun ki, insanı süzme çamurdan yarattık” (Diyanet meali – eski)

Sad Suresi 71: “Rabbin meleklere demişti ki, “Balçıktan bir insan yaratacağım” (Edip Yüksel meali)

Veya sudan?

Furkan Suresi 54: “O, sudan bir insan yaratıp”

Yoksa toz zerresinden mi ? (Arapça turâbin śümme)

Al-i İmran Suresi 59: “Allah onu (İsa’yı) topraktan yarattı.”

Rum Suresi 20: “Sizi topraktan yaratması, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir”

Fatır Suresi 11: “Allah sizi topraktan yarattı”

Belki de tek bir nefisten veya ölüden yaratıldık?

Rum Suresi 19: “Allah, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır”

Zümer Suresi 6: “O, sizi bir tek nefisten yarattı”

Bu büyük ölçülerdeki belirsizliği ve tam olarak hangi maddeden yaratıldığımızı çözmek için, yukarıdaki açıklamalar öne sürülerek, aynı yolla bir ekmeğin hamur, un, karbonhidrat ve molekülle yapıldığı da söylenebilirdi. Bununla birlikte, bu kaçamak ifadeler bir sorundur. Allah’ın insanı yaratırken, kullandığı toz zerresi ve toprak gibi metaforik tanımlamalar, Kuran’dan önceki binlerce yıllık antik dönemlerden kalmadır ve aynı ifadeler İncil’in, Genesis (yaratılış) 2:7 bab’ında da bulunmaktadır. Bu ifadeler tam olarak, yaşamın okyanusların dışında karada başladığını ve kendiliğinden devam ettiğini ileri süren, bilimsel evrim teorisi/ya da bunu savunanlarla ile çelişiyorsa, Müslümanlar da hem okyanuslardan, hem de karadan (hem sudan, hem topraktan) yaratıldığımızı söylüyor.

3. Su Veya Meni Damlası

Kuran’da bir çok yerde insanın bir damla sıvıdan (meni, tohum ya da spermden) oluştuğu bildirilir:

Nahl Suresi 4: İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı (Diyanet meali)

Nahl Suresi 4: O, insanı [sadece] bir sperm damlasından yarattı (Muhammed Esed tefsiri)

Secde Suresi 8: Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı.

Fatır Suresi 11: Allah sizi .. sonra da az bir sudan (meniden) yarattı.

Necm Suresi 46: bir sudan (meniden) yaratmıştır.

Vakıa Suresi 58: Attığınız o meniye ne dersiniz?!

Kıyame Suresi 35: O dökülen meniden ibaret az bir su değil miydi?

İnsan Suresi 2: Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık

Mürselat Suresi 20: Biz sizi bayağı bir sudan (meniden) yaratmadık mı?

Abese Suresi 19: Az bir sudan (meniden).

Tarık Suresi 6-7: Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı. Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.

Bunlardan her biri altıncı yüzyılda, Muhammed zamanında Müslümanlar tarafından da bilinebilir miydi? Şüphesiz ki, üremenin bir damla sıvı emisyon içerdiği uygarlığın ilk günlerinden beri bilinmektedir. Eski Ahit, Yaratılış 38:9′de “Ama Onan ne zaman kardeşinin karısıyla yatsa, kardeşine soy yetiştirmemek için menisini yere boşaltıyordu” demekte. Dolayısıyla dışarı atılan sıvı damlasından yaşamın kökenini açıklayan ayetler, cinsel ilişki esnasında serbest bırakılan şeylerin doğrudan gözlemlenmesi olayından başka bir şey değildir. Bu basit gerçeği bilebilmek için herhangi bir vahiye veya ilahi bir bildirime ihtiyacımız olmadığı da açık.

Nufta hakkında yukarıda sırlanan ayetler, cinsel ilişki sırasında fışkırtılan sıvıyı tanımlamak için kullanılır ve açık bir şekilde meniye atıfta bulunmaktadır. Ancak, Prof. Moore İnsan Suresinin 2. ayetinde geçen “nufta”yı “karışık sıvı” olarak çevirmeyi yeğlemektedir ve bu Arapça terimin, gametleri (erkek spermi ve dişi yumurtası) içeren erkek ve dişi sıvılarına atıfta bulunduğunu söylemektedir. Eski Yunanlıların sadece mikroskop altında gözlemlenebilecek olan sperm ve yumurtaları tek tek gözleriyle görmüş olmaları ihtimal dışı olduğu gibi Kuran ayetleri de özel olarak sperme veya yumurtaye vurgu yapmamaktadır;  basitçe ‘nufta’ demektedir.  Makul olarak bu ‘meni’ olarak da çevrilebilir, veya Hipokrat’ın da daha erken bir zamanda kullanmış olduğu [4], bununla erkek ve dişi üreme sıvılarını kast ettiği, oluşum aşamasındaki “jerminal sıvı” olarak da çevrilebilir (ama açıkçası Hipokrat da bu sıvıların içinde hücreler olduğunu bilememiştir). Eğer Moore nufta kelimesini germinal sıvı olarak çevirmek isterse, aynı zamanda Kuran’ın bu terimi Yunanlılardan aşırmış olduğunu da pekiştirir.

Tarık Suresinin 6. ayeti, insan oluşmadan önce gerçekleşen cinsel ilişkide “fışkıran suyun” veya meninin, bel ile kaburga kemikleri arasından çıktığını iddia ettiği için ilginçtir. Görünüşe göre, meni, böbrek ve bel arasında kalan bir bölgeden çıkmakta ve bu da gerçek bir sorun teşkil eder, zira  spermlerin -bu konuda eski Yunanlılar ikna olmasa da-  testislerde üretildiğini biliyoruz . Örneğin Aristotales, matrak bir şekilde testislerin cinsel ilişki sırasında seminal geçişleri açık tutmak için ağırlık olarak işlev gördüklerine inanıyordu [5].

Sure içinde yer alan bu garip ifadenin Müslümanlar tarafından sunulan açıklaması ise [6], spermin fışkırdığı erkeğin kendisi henüz embriyo iken testislerin başlangıçta böbreklerin yer aldığı bölgelerdeki dokulardan oluştuğu gerçeği ile ilgilidir. Diğer bir deyişle, hem de çok dolambaçlı bir yoldan, başlangıçta spermlerin üretildiği testisler o bölgede olduğu için spermin bel ile kaburga kemikleri arasındaki bölgeden kaynaklandığı söylenir.

Elbette bu, bahsedilen ayet için çok daha az karmaşık olan bir açıklamadır. Yunan hekimi Hipokrat ve onun öğrencileri M.Ö. beşinci yüzyılda, meninin tüm vücut sıvılarından geldiğini ve meninin beyinden omurilik içine dağılmadan önce böbreklerden ve testisler aracılığıyla da penisten geçtiğini öğretiyorlardı [7]. Bu görüşe göre, doğal olarak spermlerin böbreklerin olduğu bölgeden kaynaklandığı düşünülür, bu artık günümüz bilgilerin besbelli bir maddesi olmadığı halde, Muhammed döneminde iyi biliniyordu ve Kuran’ın bu tür hatalı bilgiler içerebileceğini de göstermektedir.

Görsel: Hipokrat’ın bir büstü

Görsel: Hipokrat’ın bir büstü

Tabi ki tüm bunlara karşı, meninin belden geldiği ile ilgili bağ aslında mecazi bir anlam taşıyor gibi argümanlar da ileri sürülebilir. Buna dair Araf Suresi 172. ayette “hem Rabbin Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp…” ve Nisa Suresi 23. ayette “size şunlarla evlenmek haram kılındı; kasıklarınızdan gelen oğullarınızın eşleri..” örnekler bulabiliriz. Ama eğer öyleyse, o zaman bu mecazlı anlatım tarzının Orta Doğu kültürleri için ortak bir kullanım tarzı olduğu da kabul edilmelidir [8]; Tevrat’ta Tanrı Yakup peygambere (Yaratılış 35:11), “…senin sulpundan ve belinden krallar çıkacak” diye vaat veriyor. Daha sonra Eski Ahit’te benzer bir vaad Davud’a yapılır, “senin sulpundan (belinden) gelecek oğlun…” (1. Krallar 8:19) ve İncil’de Yeni Ahit’te Peter aynı kişiye “onun sulpundan ve belinden gelen birisi…” diyerek ona atıfta bulunuyor (Yunanca osphus). Ancak, bu “bel” (Arapça; sulp) kelimesinin mecazi anlamdaki kullanımları için örnekler vardır. Tarık Suresi, 6. ayeti açıkça fiziksel olarak cinsel birleşimden bahseder, ‘fışkıran su’ ve ‘bel ile kaburga kemikleri arası’ (Arapça; tar a’ib) her ikisi de çok fiziksel olgulardır ve bu ayetteki bağlamıyla açıkça Hipokrat tarafından yanlış öğretilen bilgi olan meninin üretildiği bölgeye atıfta bulunurlar. Böylece Kuran’da yeniden ortaya çıkan yanlış bir antik Yunan fikrinin ilk örneği de bulmuş olduk.

4. Kuran’da Embriyolojik Gelişme

Hacc Suresi 5. ayet şöyle der; “Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan , sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz)”. Mu’minun Suresinin 13-14. ayetlerinde aynı düşünce Kuran’ın Tanrısı tarafından yine tekrarlanır: “Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık“. Kıyame Suresinin 38. ayettinde  insanın ”alaka”ya dönüştüğü söylenirken, Alak Suresi’nin 2. ayetinde ise insanın alakadan geldiği iddia edilir.

Ancak Moore bu konuda daha da ileriye gidiyor ve kitabının bir sonraki baskısında inanılmaz bir şekilde Kuran’da; “ortaya çıkan organizmanın, başlangıçtan 6 gün sonra, bir tohum gibi rahime yerleştirildiğinin” yazılmış olduğunu iddia ediyor [9]. Bu gerçekten doğru olsaydı çok şaşırtıcı bir durum olabilirdi. Kuran’da ise aslında böyle bir şey yazmıyor.

Biz bu kelimelerin kesin anlamlarının ne olduğunu, Moore ve diğerlerinin iddia ettiği gibi, ayetlerin yakın zamanlarda keşfedilen önemli bilimsel evreleri gerçekten içerip içermediğini ortaya çıkarmak amacıyla sorular sormak zorundayız. Arapça olarak geçen Nufta’nın ne anlama gelebileceği ile karşılaştırıldığında, “alak”ın ne anlama gelebileceğini anlamak daha zordur. Alak’ın ne anlama gelebileceğine dair birçok değişik görüşler ileri sürülmüştür;  pıhtı (Pickthall, Maulana Muhammed Ali, Muhammed Zafrulla Khan, Hamidullah), küçük kan yumrusu (Kasimirski), sülük gibi pıhtı (Yusuf Ali) ve sülük, asılıp-tutunan şey ya da kan pıhtısı (Moore, op. cit.). Moore oldukça tartışılabilir olmasına rağmen embriyonun, hamileliğin 24. gününde bir sülüğe benzediğini iddia ediyor. Yan görünümde, embriyonun genetik bir parçası olarak gelişmekte olan umblikus (tıpta göbek ve göbek kordonunun adı) hemen hemen insanın içinde geliştiği “sülük” şeklindeki kısmın büyüklüğü kadarken, anne ve cenine ait iki dolaşım sistemini birbirinden ayıran organ olan plesanta ise (plesanta aynı zamanda embriyodan genetik olarak gelen dokuları oluşturur) embriyonun kendisinden çok daha büyüktür. Antik Yunan bilginlerinin 3mm boyundaki bir embriyoyu görebilmelerinin mümkün olmadığı ve bu yüzden embriyoyu “sülük şekilli” olarak tanımladıkları iddia edilmiştir, fakat Aristo halihazırda M.Ö. IV. yüzyılda, hem de doğru bir şekilde göbek kordonunun fonksiyonunu tanımlayarak embriyonun da bu göbek kordonu sayesinde uterusa yani rahim duvarına yapıştığını belirtmiştir [10] . Bachir Torki’nin [11] bir iddiası olan, ‘Alak Suresinin 2. ayetinde geçen Arapça “alak” kelimesinin, DNA’nın genetik kodu ile ilişkilendirebileceği veya “gen kodu” anlamına gelebileceği iddiası ise, bu kelimelerin kullanıldığı diğer ayetleri de anlamsız kılacağından bu iddiaya inanmak imkansızdır. Buna örnek olarak Arapça “alak” yerine “gen kodu” ifadesini Hacc Suresi 5. ayete uyarladığımızda: ‘‘Biz insanı bir damla spermden sonra ”gen kodundan” ve sonra küçük bir et yumrusundan yarattık” gibi bir anlam çıkar ki, bu da sadece ayeti daha da mantıksızlaştırır.

Görsel: 24/25 günlük bir embriyo “alaqa” aşamada, yaklaşık. 2 mm uzunluğunda

Görsel: 24/25 günlük bir embriyo “alaqa” aşamada, yaklaşık. 2 mm uzunluğunda

Alaka’nın anlamını saptayabilmek için Muhammed İbn-Yakub al-Firuzabadi‘nin en önemli Arap sözlüklerini derleyerek oluşturduğu Qamus al-Muheet isimli eserine bakabiliriz (M.S. 1329-1415) [12] . Firuzabadi,  Alaka’nın ”kan pıhtısı” ile aynı anlama geldiğini söylüyor. Alak Suresi 2. ayette “Alak” kelimesi hem kollektif çoğul ek, hem de bir isim fiili olarak kullanılmıştır. Alak kelimesinin ayetteki ikinci kullanımında ise, insani anlayışa göre, Eski Ahit’te Adem’in topraktan ve tozdan yaratılması ve yukarıda sayılan diğer bazı Kuran ayetleri ile uyumlu bir şekilde (Tekvin 2: 7), insanın yapışkan bir maddeden ya da muhtemelen balçıktan yaratıldığını ifade ediyor . Buna karşın Kuran çevirmenlerinin hepsi,  ”alaka” kelimesinin başka yerde tekil olarak kullanımı, onları bu ayette de “pıhtı”  kelimesini kullanmaya zorlayacağı için, hepsi meallerinde Alak Suresinin 2. ayetinde geçen “alak” kelimesini, -”yapışan” veya “sülük gibi” cazibeli kelimeler bilimsel olarak daha doğru olduğu halde-  ”yapışkan madde” yerine  devamlı “pıhtı” olarak çevirirler.

Bu konuda başka bir bilgi kaynağı ise erken dönem Müslüman tefsirci ve yorumcularıdır. İbn Kathir’in yazdıklarına göre, su damlası (nutfe) rahme yerleştiğinde orada 40 gün kalır ve sonra kırmızı bir pıhtıya (alak) dönüşür, daha sonra şekilsiz bir et parçası mudga’ya dönüşmeden önce de bir 40 gün daha bekler. Bunlardan sonra nihayet sonunda bir şekil ve form almaya başlar. Hem “ar-Razi” hem de “as-Suyuti“‘ye göre [13] “toprak”kelimesi, hem Adem’in yaratılışına hem de erkeğin boşalması anlamlarına atıfta bulunurken ”nutfe” kelimesi ile erkekten gelen meni yani sperm, “alaka” kelimesi ile de katılaşmış  kan pıhtısı parçası kastedilmektedir. İbn Qayyim al-Jawziyya (ölüm tarihi: M.S 1350), ‘bazen kesilen hayvanların rahimlerinde bulunan fetus, yaşayan ya da ölü bir hayvan yavrusu olup kanları katı ve sıkışıktır” diye yazar [14] . Tanınmış başka bir büyük hekim olan İbn al-Quff , 60 bölümden oluşan  ”Sağlığın Korunması Üzerine” eserinin 13 bölümünde embriyoloji ve gebelik konusunda yazmıştır. İbn al-Quff, ek olarak  gebelikten bir hafta sonra, “köpük evresi” ya da Arapçasıyla “raghwah” olarak adlandırdığı bir aşama gelişmesi daha ilave etmiştir. Buna göre, embriyo 16 güne kadar ”alak” (pıhtı) idi ve bu pıhtı 27 günden 30 gün sonrasına kadar bir et parçasına yani mudga’ya dönüşüyordu [15] . Gelişim evrelerini anlatan bu mühletlere aşağı yukarı olarak riayet edilmelidir, zira daha sonra da göreceğimiz gibi, en güvenilir hadis-i şeriflerin, fetal gelişim hakkında söyledikleri ile karşılaştırıldıklarında verilen bu mühletler yine de önemli bir gelişme olarak kabul edilebilir.

Görsel: 26/27 günlük bir embriyo. Etten bir lokmaya benzediği söylenen  embriyo  bu aşamada sadece 3 mm uzunluğundadır.

Görsel: 26/27 günlük bir embriyo. Etten bir lokmaya benzediği söylenen embriyo bu aşamada sadece 3 mm uzunluğundadır.

Gelişimin bir sonraki aşaması olan “mugda”yı Razi, “etin insan ağzında çiğnenebilecek kadar küçük parçası” olarak tanımlar. Mugda’nın çiğnenmiş et parçası anlamına geldiği fikri, aslında bu kelimenin daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan bir çevirisi olup daha az doğru bir tercümesidir. Böyle olduğu halde, bu fikir omurganın ve diğer gövde yapılarının geliştiği somitlerin (embriyo yaşamın üçüncü haftasının sonundan başlayarak embriyon mezoderminden gelişen ve notokordun her iki yanında ortaya çıkan oluşumların) modelleme hamuru plastisindeki  diş izleri implantasyonları ile sadece üstün körü benzerlikler taşıdığı iddia edildiği için yine de süre gelmiştir. Bunun sadece hayali bir yorumlama olmadığını, aynı zamanda Moore’un mugda’nın 26-27 gün sonra meydana geldiğini iddia edemeyeceğini de, çünkü bu dönemde embriyonun sadece 4 mm küçüklüğünde olduğunu söylemek gerekir. Embriyonun çiğnenmiş bir et boyutuna ulaşabilmesi  için (zira bir et parçası ancak 20-30 mm genişliğe ulaştığı zaman ağız dolusu olarak tanımlanabilir) bir kişinin yaklaşık 8 hafta kadar beklemesi gerekecektir ki mugda’nın anlatımlardaki gerçek anlamı da budur.  Buhari ve Müslim tarafından nakledilen aşağıdaki hadise göre ise Muhammed peygamber, Mudga’nın 80 ve 120 gün arasında meydana geldiğini söylemektedir. Ancak bu aşamadaki bir embriyo, halihazırda bir insanın çiğneyebileceği et yumrusundan önemli ölçüde daha büyük olup insana çok benzer ve tamamen bir etten farklı görünür.

  • “Abdullah ibn Mesud rivayet etmiştir ki Rasulullah şöyle buyurur “Şüphesiz ki sizin herhangi birinizin yaratılması, ana karnında kırk gün nutfe, sonra bunun gibi bir kan pıhtısı, sonra bunun gibi bir parça et olarak devam eder daha sonra Allah ona bir melek gönderir” (Buhari, Ebu Davut, İmam Ahmed)

Böylece Muhammed’e göre bir damla sperm 40 gün rahimde kalır sonra bir 40 günlük zamanda da kan pıhtısına dönüşür ve bir 40 gün daha geçince et parçasına dönüşür [16]. Erkek sperminin kadının üreme yolunda en fazla 7 gün hayatta kalabileceği gösterilmiştir, bunun yanında 80 gün sonra embriyo çok açık bir şekilde insan şeklini alır ve bu dönemde halihazırda çok gelişmiş olduğu için artık ne bir kan pıhtısına ne de ağız dolusu çiğnemlik ete benzer.

Görsel: On bir haftalık bir fetus, gerçek boyutu 7.5 cm, ancak Muhammed’e göre hala “alak” aşamasında olan bir kan pıhtısı

Görsel: On bir haftalık bir fetus, gerçek boyutu 7.5 cm, ancak Muhammed’e göre hala “alak” aşamasında olan bir kan pıhtısı

İnsan gelişiminin son evresinde Kur’an’a göre kemikler oluşur ve kemikler et ile kaplanır. Ancak Prof.Moore’nin de dahil olduğu modern ebriyologlar kemiklerin oluştuğu ve mezoderm diye bilinen dokunun, kasların (”et”) oluştuğu doku ile aynı dokular olduğunu söylerler [17]. Böylece kemikler ve kaslar sırayla değil eş zamanlı olarak aynı anda gelişim gösterirler. Sahip olduğumuz kas dokularının çoğu doğumdan önce belirlenirken kemikler kalsiyum ile güçlenerek gelişimini ve  kalkerleşmelerini gençlik yıllarına kadar devam ettirirler. Bu anlamda kemikler et ile kaplanmaz,  eğer Kur’an kemiklerle kasların aynı anda gelişmeye başladığını ve kasların daha önce gelişimlerini tamamladığını söyleseydi çok daha fazla bilimsel doğruluğu olacaktı. Kemiklerin etle giydirilip kaplandığı düşüncesi sadece bilimsel açıdan tamamen yanlış değil, aynı zamanda, biraz sonra göreceğimiz gibi, doğrudan antik Yunan hekimi Galen’in eserlerinden kopyalanmıştır.

5. Bazı Olası Açıklamalar

Aristo, insanların erkeğin sperminin kadının adet (regl) kanı üzerindeki faaliyeti sonucu oluştuğuna inanıyordu ki [18] , bu da bizi bir ikilemde bırakır. Eğer ”alak” kelimesini pıhtı olarak çevirirsek bu, Kur’an’ın anne karnındaki insanın gelişimi hakkındaki verdiği bilgilerin tamamen yanlış olduğu anlamına gelir, zira embriyonun oluşumu sırasında kesinlikle ”kan pıhtısı” evresi yoktur. Embriyonun kan pıhtısına benzer bir görünüme sahip olabileceği tek durum düşükler olup bu durumda kanın pıhtılaştığı (pıhtının büyük bir bölümü anneden gelmek üzere) görülebildiği gibi bu pıhtı katılaşmıştır ve tanımı gereği artık hayatta da değildir. Eğer bir embriyonun görünümü pıhtıya benziyorsa bu onun asla gelişememiş ve insan haline dönüşememiş olduğu anlamına geldiği gibi bu embriyo ana rahminden düşmüş bir et parçası ve ölü bir kitle olacaktır. Muhammed birden çok eşe sahip olduğu için büyük bir olasılıkla düşüklerin ona tanıdık gelmesi gerekir. Alternatif olarak, Aristoteles’in, embriyonun, erkek spermi ile kadının menstrüel (adet) kanının kombinasyonu sonucu ortaya çıktığına dair olan yanlış inancı Kuran’daki yanlış bilgilerin dayandığı bir ipucu olabilir.

Moore, embriyonun gelişiminde ”kan pıhtısı” evresi olmadığını farkettiğinden beri ”alak” kelimesini sülük olarak çevirerek bu problemden kaçınır. Ancak gördüğümüz gibi, bu sadece embriyonun 24-25. günlerde ”yapışkan sülüğe” , 26 ve 27.  günlerde ise diş izlerine sahip ”mudga’ya benzediği” yorumunu haklı çıkarabilmek için alak ve mudga kelimelerinin anlamlarıyla oynamasından ve çarpıtmasından öte başka bir anlam ifade etmez. Bunun yanında eğer ”alak” kelimesini rahim duvarına tutunduğu için ’’sülük” olarak çevirirsek ortaya bir problem daha çıkar  ki, bu da cenin sadece bir kaç gün için mi rahim duvarına tutunduğu sorusunu ortaya çıkarır. Kesin olarak biliyoruz ki fetus sadece birkaç gün değil, gebeliğin sonuna kadar 9 ay boyunca rahim duvarında yapışık olarak kalır.

Moore’nin yorumunda başka problemler de var. Sorun sadece Muhammed’in 24-25 gün ve 26-27 gün yerine iddia ettiği alak ve mudga’nın gebelik sırasında sırasıyla 40-80 gün (alak) ve 80-120 (mudga) günlük dönemlerde oluşması ile ilgili tarihler değil,  asıl sorun aynı zamanda eğer Kur’an insan gelişimine dair yüksek kesinlikte bilimsel hesaplar verdiği iddia ediliyorsa neden  ”nutfe,  alak, mudga ve sonraki kemiklerin etle giydirilmesi” gibi sadece 4 evreden bahsettiği sorusudur. Örnek olarak Moore kitabında döllemenin başlangıcı ile 28. gün arasında en az 13 evre daha sayar. Kur’an neden bu evreler hakkında hiçbirşey söylemiyor? Gerçek şu ki, Arapça terimlerin anlamları daha belirsizleştikçe ve belirli olan kelimelere de daha fazla anlam yükledikçe bunların da daha az ikna edecek ölçüde hassas bilimsel terimler olduğu söylenebilir.

Ancak en ikna edici açıklama ve Kur’an’ın Allah’ın bozulmamış ve herhangi bir insanın müdahalesi olmadan yazılmış sonsuz sözleri  olduğunu iddia edenler için en endişe veren şey, Kuran’ı Kerim’in büyük nüfus sahibi olan Yunanlı hekim Galen’in öğretilerinin bir tekrarı olduğudur. Bu durumda, sadece Kuran’ın kendisi yanlış değil, ama aynı zamanda antik Yunan edebi eserlerinden yapılan aşırmalar da yanlış olacaktır!

Görsel: Galen’in bir resmi

Görsel: Galen’in bir resmi

Görsel : Bergama’daki sağlık tapınağı (Türkiye)

Görsel : Bergama’daki sağlık tapınağı (Türkiye)

Kur’an’da tanımlanan embriyolojideki farklı evrelerin varlığını ar-Razi ve al-Quff, Yunan Fizikçi Galen’in M.S 150 yılında  Bergama’da (şimdiki Türkiye) yazdığı öğretileriyle aynı şekilde açıklıyor. Galen, aşağıda ayrıntılı olarak embriyonun dört aşamada geliştiğini öğretir.

Galen’in Yunanca eserinden alıntı

Galen’in Yunanca eserinden alıntı

Türkçe çevirisi:

Hesaplarımızı temiz ve düzenli hale getirmek için bir hayvanın ilk biçimlendiği döneme geri dönelim ve fetusun oluştuğu bu dönemi dört farklı devreye ayıralım. İlk evrede, hem düşükte hem de otopside görüldüğü gibi, meni formları hakimdir (Arapça nufta). Bu noktada, muhteşem Hipokrat da, hayvanın şeklini henüz fetus olarak tanımlamayıp  meni formu aşamasının 6. günde sona erdiğini duyduğumuz halde bu formu hala meni olarak tanımlar. Ama eğer bu oluşum kan (Arapça alaqa) ile doluysa ve kalp, beyin ve karaciğer  henüz tam olarak belirginleşip şekillenmediği halde belli bir dayanışma gösteriyor ve önemli bir boyuta ulaşmışsa bu da ikinci evredir ve fetus bir et formuna sahip olup artık meni formdan çıkmıştır. Buna göre, siz de Hipokrat’ın böyle bir formu artık meni olarak tanımlamadığını ama bahsettiği gibi fetus olarak tanımlayacağını düşünebilirsiniz. Anlatıldığı gibi, eğer önde gelen bu 3 parça diğer parçalardan açıkça, bir siluet şeklinde ayrılmaya ve belirgin bir biçimde görünmeye başladığında da bu dönemi üçüncü evre takip eder (Arapça mudga). Bu evrede önde gelen 3 parçanın şeklini de açık seçik görebileceğiniz gibi mideyi oluşturan parçaların bunlardan daha koyu, hele hele dış uzuvların ise hepsinden de daha koyu olduğunu izleyebilirsiniz. Dallara benzerlik gösterdiği için Hipokrat’ın da tanımladığı ifade ile bu kısımlar daha sonra “dalları” oluşturacaktır. Dördüncü ve son evre ise, bacak ve kol gibi dış uzuvların tüm parçalarının ayırt edilebildiği aşamadır. Bu evrede muhteşem Hipokrat, fetusu artık embriyo olarak da  tanımlamaz, bilakis artık kasılma hareketleri gösterdiği ve ana rahminde canlı bir hayvan gibi hareket ettiği için bu tamamlanmış oluşuma “çocuk” der (Arapça Yeni bir Yaratılış) …

… Bu aşamada doğanın organları tam olarak belirleme ve tüm parçaları tamamlama zamanı gelmiştir. Bu da etin kemikler etrafında büyümesine sebep olur, ve aynı zamanda … kemik uçlarını birbirine bağlayan bantları meydana getirir ve tüm uzunluğu boyunca periost denilen ince membranların yerleşmesine ve burada etin gelişmesine neden olur.[19]

Karşılaştırmak için Kur’an, Mü’minun Suresi, 13-14. ayetleri Arapça olarak verilmiştir:

Türkçe meali:

Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik. Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!

İnsanın meydana gelmesindeki ilk evre meni damlasıdır ve Arapça ”nutfe” kelimesine karşılık gelir; ikinci evre şekilsiz (henüz şekil almamış) beyin, karaciğer ve kalbe sahip kanlı damarlanmış fetusdur ve kan ile dolduğunda Arapça ”alak” kelimesine karşılık gelir yani kan pıhtısı; üçüncü evrede ”ete dönüşmüştür” ve Arapça ”mudga” kelimesine karşılık gelir, yani ağızda çiğnenebilir, bir çiğnemlik et parçası. Ve en son evre olan dördüncü evrede organlar iyice şekillenmiştir, eklemler rahatça hareket edebilir ve fetus hareket edebilecek hale gelmiştir [20]. Eğer Galen’in öğretileriyle Kur’an açıklamaları karşılaştırılması hakkında şüphe içindeyseniz aralarında İbn-Qayyim’in de olduğu erken dönem Müslüman doktorların açıklamalarına bakabilirsiniz. Cambridge Üniversitesi’nin Orta Doğu Merkezi Yöneticisi Basim Musallam konuyu şu şekilde bağlamaktadır:

“Kur’an ve Hadislerdeki Müslümanların kabul ettiği gelişim evreleri Galen’in hesaplarıyla tamamen aynıdır. Hiç şüphesiz Orta Çağ düşüncesi Kur’an ve Galen’in öğretileri arasındaki benzerliği anladı, Arap bilimi Kur’an’daki aynı terimleri Galen’in evreleri  ile açıklama işine koyuldu”.[21]

6. Gelişim Evreleri – Modern Bir Fikir mi?

Aşama evrelerindeki embriyo gelişimin modern bir fikir olduğu ve Kur’an’ın insan gelişimindeki aşamaları anlatan modern embriyoloji önceden tahmin ederek hesapladığı söylenir. Fakat insan gelişiminin farklı evrelerle olduğunu söyleyen Galen dışında bir yığın antik dönem yazarı daha vardı. Örnek olarak  embriyonun gelişimini altı evrede tamamladığını yazanYahudi Talmud’unu verebiliriz. Samuel ha-Yehudi 2. yüzyılda yaşamış olan Yahudi bir hekimdi ve embriyoloji ile de ilgileniyordu [22]. Embriyoya ”peri habbetten” (vücudun meyvesi) diyordu ve gelişimini şu evrelere bölmüştü;

1. golem (şekilsiz,dürülü şey),

2. shefir meruqqam (işlenmiş fetus – shefir ”amniyon kesesi” anlamına gelir)

3. ‘ubbar (hamile kalınmış şey)

4. v’alad (çocuk)

5. v’alad shel qayama (asil ya da yaşayabilir çocuk)

6. ben she-kallu chadashav (gelişim aylarını tamamlanmış çocuk)

Bugün modern bilim sayesinde, insanın anne karnında oluşumunun doğuma kadar  kesintisiz bir şekilde devam eden süreç olduğunu biliyoruz, zaten bu nedenle çağımızda kürtaj ve embriyo araştırmaları hakkında çok fazla kafa karışıklığı vardır. Eğer biz anne karnında hiç duraksamaksızın gelişiyorsak hayatın başlangıcı hakkında kesin ve katı sınırlar çizmemiz de imkansızlaşır. Bu durum bizlere ”‘O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır’’ (Nuh Suresi, 14) diyen Kur’an ayetlerinin anlamsız olduğunu gösteriyor.

7.  Yunan Yazarlardan Alıntılara Daha Fazla Örnek

Eğer antik dönem Yunanlıların öğretilerine bakarsak Kuran ve hadislerdeki embriyolojiye dair tüm kaynakların Antik Yunan öğretilerine dayandığını ve bunların geriye doğru takip edilebildiğini açıkça görürüz. Örnek olarak Muhammed’e  ”neden bir kırmızı deve grubunun arasında gri bir deve var” diye sorulduğunda Muhammed’in ”gizli bir özelliği nedeniyle’‘ diye cevap verdiği hadisi verebiliriz. Ancak Aristo doğan yavruların ebeveynlerinden birisi yerine daha çok büyük anne veya babalarına benzediklerini ve şimdi resesif karakter veya çekinik gen olarak bildiğimiz karakteristik özelliklerin bir kuşağı atlayarak bir sonraki kuşağa aktarılabileceğini tespit etmiştir [23] . Bunun yanında Aristo bize bir de siyah tenli bir koca ile evlenen Elis isimli bir kadından bahseder, çiftin kızı siyah tenli olmamasına rağmen ancak onların kızlarının kızı -Muhammed’in de tam olarak aynı şekilde tanımladığı gibi bir kuşağı atlayan bir gen göstererecek şekilde- siyah tenli olarak dünyaya gelmişti [24].

Başka bir hadise göre: “ Bu ikisinin birleşmesi sırasında erkeğin menisi kadınınkine galip gelirse, Allah’ın emriyle oğlan doğar. Kadının menisi erkeğinkine galip gelirse Allah’ın emriyle kız doğar” [25]. Elbette bu hadiste baskın özelliklerden (baskın karakter) ve resesif (çekinik) genlerden bahsedilmiyor, bazı Müslümanlar bunu iddia ettilerse de [26] bu hadiste anlatılanlar basit bir şekilde Hipokrates‘in yanlış inancını tekrarlamaktan öteye gitmemektedir. Hipokrates, yanlış olarak erkeklerin ve de kadınların hem dişi ve hem de erkek spermler ürettiğini ve doğan çocuğun cinsiyetinin miktar ve güç bakımından anne ve babanın sıvısından hangisi baskın gelirse ona göre belirlendiğini sanıyordu.

“… Kadın ve erkek çiftler eşit şekilde hem erkek hem de dişi spermler içerirler (Kadından daha güçlü olan erkek ancak güçlü bir spermden geliyor olmalıdır). Bir diğer nokta da; a) eğer çiftlerin her ikisi de güçlü sperm üretirse o zaman çocuk erkek olur, oysa b) eğer çiftin her ikisi de zayıf (güçsüz) sperm üretirse bu durumda çocuk kız olur. Ancak c) eğer çiftlerden her biri değişik sperm üretirse (biri güçlü biri güçsüz) bu durumda miktar bakımından kimin spermi baskın gelirse çocuk ona göre cinsiyet alır. Varsayalım güçsüz sperm, daha güçlü spermden miktar olarak daha çok olsun; o zaman daha güçlü sperm kaybeder ve güçsüz spermle karışır, bu durumda doğacak çocuk kız olacaktır. Eğer bunun tam aksi olursa yani daha güçlü sperm güçsüz sperme miktar olarak baskın gelirse bu durumda güçsüz sperm kaybeder ve sonucunda doğan çocuk erkek olur” [27].

Eski bir hadiste, Muhammed, “Erkeğin suyu beyazımtrak ve kadınınki sarımtrak olur” der. Bu daha çok, gelişmekte olan civciv-yumurtası içinde bulunan ve Aristoteles‘in incelediği için bildiği, yumurtanın beyaz ve sarı içerikleri gibi duyuluyor [28].

Sonra aynı hadise göre, görünüşe göre embriyoya şeklini vermesi için Allah tarafından bir melek yollanıyor ve melek Allah’a ”bu bebeğin cinsiyeti ne olacak” diye soruyor. Hadiste anlatılanlara bakmaksızın, aslında cinsiyet sonradan değil, tam olarak ilk döllenme esnasında önceden belirlenmiştir. Eğer döllenmiş yumurta  iki tane X kromozumu içeriyorsa doğacak çocuk kız, veya bir X ve bir Y kromozomuna sahipse erkek olur. Bunun yanında hadiste meleklerin embriyo gelişiminin kaçıncı gününde gönderildikleri de belirsizdir (Hudhaifa bin Usaid, Muhammed peygamberin bu süre hakkında “40 ya da belki de 50. günde, 42 değil” dediğini rivayet ederken Abu Tufail ise Muhammed peygamberin Hudhaifa bin Usaid’a spermin anne karnında 40 gün kaldığını  rivayet ettiğini iddia eder). Hipokrates ise erkek üreme organlarının gelişiminin 30 günde ve kadın üreme organlarının ise 42 günde tamamlandığını düşünüyordu [29]. Bu nedenle meleğin anne karnındaki çocuğun cinsiyetini öğrenmek için 42 gün beklemesine şaşmamalıyız. Gerçekte ise önce gebeliğin 7. haftasında yumurtalıklar ve testisler özdeş olarak ortaya çıkar ve ve dış genital organlar sadece 9 hafta civarında farklılaşmaya başlar.

Zümer Suresi 6. ayette;  ”O sizi annelerinizin karnında, bir yaratılıştan sonra başka bir yaratılışla (halden hale geliştirip dönüştürerek) üç karanlık içinde yaratır” denilir. Bu ayetin birçok yorumu vardır, Suyuti‘nin de dahil olduğu bazı yorumcular fetusu çevreleyen 3 tane zarın olduğunu, birincisinin bebeğe besin taşıdığı, ikincisinin idrarı emerken üçüncüsünün de atık maddeleri emdiği şeklinde yorumlarlar. Bir diğer görüşe göre ise bu 3 karanlık fetusun oturduğu karın duvarı, rahim duvarı ve amniyon kesesi olarak yorumlanır. Bunlar, Hipokrates‘in rahim içindeki amniyon kesesinde bulunan yavruları gözlemlemek için hamile dişi köpekler üzerinde yaptığı otopsisinde de açıkladığı gibi [30] tamamen çıplak gözle gözlemlenebilecek şeylerdir .  Hem rabbini geleneklerinin ve hem de büyük bilim adamı Gaius Plinius Secundus‘un anlatımına göre [31]  bundan oldukça daha korkutucu bir yöntemi ise Kraliçe Kleopatra fetuslarını görmek istediği hamile kadın kölelerinin (cariyelerinin) rahimlerini yarıp açarak uygulamıştır. Ayrıca, Romalılar bebeğini doğuramadan ölen hamile kadınların rahmini açmak için özel yöntem bulmuşlar ve kadın ile ölü bebeğini geleneklere göre yan yana gömerlerdi, böylece bu doğuma ”Sezeryan Ameliyatı” ismi verildi ve bu tıpta kullanılan bir terim oldu.

Müslümanlar Abese Suresi’nin 20. ayetinde anlatılanların Allah’ın bebeğin doğumunu nasıl kolaylaştırdığı ile ilgili olduğunu vurgular fakat bu Ahkaf Suresinin 15. ayetiyle çelişir (”Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu”). Aslında Abese Suresi’nin 19. ayeti insanın bir damla meniden veya spermden yaratıldığından bahseder ve 21. ayet insanın ölümünden ve defnedilerek gömülmesinden bahseder, bu yüzden 20. ayetin doğum sürecine atıfta bulunmaması, bunun yerine insanın bütün hayatının Tanrı tarafından kolaylaştırılmış olmasına atıfta bulunması tamamen mantıklıdır. Bu bağlamda ayet daha mantıklı bir hal alıp Ahkaf Suresinin 15. ayetiyle de çelişmeyeceği gibi çocuk doğurmanın bir kadının hayatında yapabileceği en tehlikeli şeylerden biri olduğu gerçeğine de karşı olmaz (Mozambik’de kadınlar arasında en sık görülen 7. ölüm nedeni çocuk doğurma vakalarıdır ve dünya genelinde her 53 dakikada bir kadın iş yerinde çalışırken ölmektedir). Bu anlamda İncil’deki öğreti, kadınların ağrı çekerek doğum yapması (Yaratılış 3:16), çok daha gerçekçidir.

Ahkaf Suresi 15. ayette, ”ve onun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi 30 aydır” denilirken Lokman Suresi 14. ayette ise ”onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur” denilir.  Bu normal bir hamilelik süresinin 6 ay olduğu anlamına gelir. Günümüzde yeni doğan bebekler için geliştirilmiş yoğun bakım üniterleri sayesinde gebeliğin 24. haftasında erken doğan bebeklerin sadece küçük bir oranı -her ne kadar birçok durumda ağır derecede özürlü olarak olsa da- hayatta kalabiliyor. Muhammed’in verdiği süre sonunda (6 ay) doğan bebekler ise hayatta kalamaz, zira bu çok erken bir yaştır ve Kur’an normal hamilelik süresi için ön gördüğü tarihle çılgınca bir hata yapmıştır.

Ahzab Suresinin 4. ayeti ”Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır” der. Ancak bugün tıpta kalbin duplikasyon ile çoğaltılması onaylanarak buna izin verilmiş ve her ne kadar isteksizlikle de olsa Geoffrey-Saint-Hilaire ve Littre, Meckel, Colomb, Panum, Behr, Paullini, Rhodius, Winslow ve Zacutus Lusitanus gibi ünlü anatomistlerin de dahil olduğu herkes bunu kabul etmiştir [32].

Kur’an’da başka yerlerde fantastik gelişmiş ve çok anlamlı emirlerin var olduğu iddia edilmiş olsa da aslında bunlar da daha önceden biliniyor ve çok daha eski uygarlıklar tarafından da uygulanıyordu. Bakara Suresinde 222. ayette Alllah Muhammed’e “Aybaşı (adet-regl) bir rahatsızlıktır. Ay hâlinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişkide bulunmayın” der. Oysaki bundan 2000 yıl önce Musa, “Âdet gördüğü için kirli sayılan bir kadınla cinsel ilişki kurmayacaksın” diye emir almıştır (Tevrat-Tora Kitabı=Levililer 18:19), ancak ama bu emir kesinlikle sağlık nedenlerinden ötürü olmayıp tamamen dinsel ve ritüelsel nitelikli bir emirdir. Bazı Müslümanlar ellerinde bilimsel deliller olmadan adet döneminde kadınla cinsel ilişkiye girmenin, her ne kadar bu döenmde cinsel birleşim bir çift için rahatsız edici olabilse de, erkeklerde kısırlığa yol açacağını veya endometriozis ile fallop tüplerinin hasar görmesine neden olabileceğini iddia etmişlerdir. Ama en önemlisi ay başı bir hastalık olmayıp aksine yararlıdır; gerçekten de endometrium tabakasının dökülmesi rahmin rahim kanserinden korunmasına yardımcı olur. Hormon preparatı Progesteron,  postmenopozal kadınlarda (yani menopoz sonrası dönemine giren kadınlarda) endometrium tabakasının birikerek  onu kanser etmesini engellemek için kadının her ay olması gereken yapay ay başına ikna etmek için hormon replasman tedavisine dahil olmak zorundadır aksi taktirde bu kadında kansere yol açabilir!

8. Ama Muhammed Bu Şeyleri Nasıl Bilebilir?

Kur’an’da tekrarlanan embriyolojik bilgilerin aynılarını ve ayrıntılı açıklamalarını eski Yunanlarda buluyoruz ama Yunanlıların bu öğretilerinin Muhammed’in zamanındaki Araplarca da bilindiğinden nasıl emin olabiliriz? Kur’an’ın söylediği bir çok şey Galen‘in öğretileri üzerine kurulu olduğundan Galen’in yazdığı eserlerden 26 kitabının halihazırda 6. yüzyıl gibi erken bir zamanda Reş ‘Aina Sergius (Ra el-Ain) tarafından Süryanice’ye tercüme edildiğini bilmek önemli olabilir. Sergius, İskenderiye’de tıp eğitimi görmüş, Mezopotamya’da çalışmış ve M.S 532 yılında İstanbul’da hayata veda etmiş bir Hristiyan Rahipti [33]. Sergius, Başpiskopos Gregorius, al-Rahawy, al-Taybuti, Patrik  Theodorus and al-Sabakti‘nin de dahil olduğu Yunan tıp Külliyatının eserlerini Süryanice’ye çeviren Nesturi (Süryani) Hristiyanlardan biriydi [34].

Nesturiler, o dönemde ana akım kilisesinden zulüm gördükleri için İran’a kaçtılar ve gittikleri her yere çevirdikleri Yunan doktorların eserlerini de beraberinde götürerek bunları birçok okulda öğretmişlerdir. Nesturilerin öğretim verdikleri okulların en ünlüsü İran’ın güneydoğusunda  bulunan, M.S 555 yılında Pers (İranlı) Kralı Büyük Kisra (Kisra Anuşirvan ya da Nuşirvan olarak da bilinir)  tarafından kurulan Cundişapur‘daki tıp ve filozofi okuluydu ve varlığını M.S 531 ile 579 yılları arasında sürdürmüştür.

İslam tıp bilimi ile Yunan tıp bilimleri arasındaki en önemli bağlantı, İskenderiye yerine geç Sasani dönemindeki tıpta, özellikle Cundişapur okulunda aranmalıdır. İslam’ın yükseliş döneminde Cundişapur en önde geliyordu. O zamanlarda Cundişapur en önemli tıp merkezi olup Yunan, Hint ve İran’ın tıbbi geleneklerini kozmopolit bir atmosferde birleştirerek ve İslam tıbbına  zemin hazırlamıştı. Farklı tıp ekollerinin kombinasyonu, daha sonra İslami tıp alanında elde edilecek sentezin ilk belirtileri olacaktı. [35]

Arap tıbbı bu sorunun sadece bir tarafı ile başa çıkmak için birçok kaynaktan ödünç almıştır. En çok da Yunanlılara borçludurlar. Cundişapur tıp okulu ağırlıklı olarak Yunan öğretilerine sahipti. Araplar İran’a gelmeden çok önce tıp okulunun kütüphanesi büyük oranda Süryanice çeviriler içermiş olması gerekiyor. İbn Abi Usaybi’ye göre Yunan tıp ve felsefi eserlerini ilk olarak Sergius of Ra’s-al-`Ayn Süryanice’ye çevirdi. Büyük olasıkla o, Büyük Kisra için çalışıyordu ve kesinlikle onun çevirileri Cundişapur’da kullanılmaktaydı. [36]

Müslüman tarihçilere göre,özellikle İbn Abi Usaybia ve al-Qıfti‘ye göre [37]  Cundişapur’un en ünlü mezunu Harith İbn Kalada isimli Muhammed’in yaşıtı olan bir doktordu. İbn Kalada büyük olasılıkla 6. yüzyılın ortalarında Taif Şehri’nde, Banu Thaqif kabilesinde doğdu.  Yemen’e ve daha sonra İran’a seyahat etti ve bu dönemde İran’da Cundişapur’daki büyük tıp okulunda tıp eğitimi aldı, böylece Aristo, Hipokrates ve Galen’in öğretileriyle yakından tanışmış oldu [38].

O, kısmen Kral Kisra ile bir istişare sonucu olarak meşhur oldu [39] . Daha sonra da peygamber Muhammed ile yoldaş oldu ve Muhammed İslam geleneğine göre aslında ondan tıbbi tavsiyeler alıyordu [40]. Hatta o Muhammed ile akrabalık bağı kurmuş da olabilirdi ve onun öğretileri şüphesiz Muhammed’i de etkiledi [41]. Bunun yanında Muhammed tıbbi bilgiler konusunda sahip olduğu tecrübeleri bir süre çölü terkedip tıp öğrenmek için Cundişapur’a gittiğini söyleyen bir Araptan, Haris Bin Kalda’dan da öğrenmiş olabilir. Geri döndüğünde Mekke’ye yerleşen Haris bin Kalda, çöldeki Arapların en önde gelen hekimi oldu. Müslüman olup olmadığı belirsizdir ama bu Muhammed’in hasta arkadaşlarını danışmak için ona yollamasına engel değildi [42].

Çocuk sahibi ve baba olamayan Harith İbn Kalada’nın Muhammed’in kuzeni olan Harith al-Nasar‘ı (Nadr olarak da bilinir) evlat edindiğini ve onun da meslek olarak bir hekim olduğu söylenir [43].  İlginçtir ki Nadr, Kur’an’daki hikayelerin kendisinin içinde büyüdüğü eski Fars masallarından daha da eğlenceli ve eğitici olmadığını söyleyerek Muhammed ile alay etmiştir. Belki de o, Kur’an’daki bazı hikayelerin aslında insan kaynaklı olduğunun farkına mı varmıştı? Bunun sonucu olarak Muhammed onun yeminli düşmanı oldu ve Peygamber sonraki günlerde 624 yılında yapılan Bedir Savaşı’nda onu yakalayarak öldürdü [39].

Şimdi Sergius’un Süryanice çevirileriyle Cundişapur’a nasıl etki ettiğini göstermeye ihtiyacımız olan bağlantılara da sahibiz. 7. yüzyılın ilk yıllarında (daha büyük olasılıkla 6. yüzyılın sonlarında), Harith Bin Kalada Cundişapur’da tıp eğitimi gördü ve Muhammed tıp bilgilerinin bir kısmını Harit’den edindi. Bu nedenle, hem bu olayla hem de diğeriyle, biz kolayca Yunan tıbının izlerini gözlemleyebiliyoruz [44]. Sergius, aşağı yukarı Büyük Kisra’nın saltanatı başladığında öldü ve bu dönem içinde Kisra tarafından özel olarak Galen’in eserlerini Yunanca’dan Süryanice’ye çevirmek için bile görevlendirilmiş olabilir. Kisra, saltanatının ortalarında, yarısına doğru Galen’in el yazmalarının elbette korunuyor olduğu Cundişapur’u  kurdu. Kisra’nın saltanatının sonlarına doğru, sonra Muhammed ile ilişkiye giren Harith İbn Kalada, Kisra’nın huzuruna kabul edildi.

Bunun yanında biz, Müslüman inanışına göre  insan gelişiminden bahseden Kur’an ayetlerinden en az birinin insan dudağından geldiğini de biliyoruz:  Muhammed, Mu’minûn Suresi’nin 14. ayetini Abdullah Ibn Abi Sarh’a yazdırırken Abdullah Ibn Abi Sarh, Muhammed’in insanın yaratılışı hakkındaki bütün söylediklerinden güzelce büyülenir ve o anda Muhammed  tam ”bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık” sözünü vahiy alırken arkadaşı (Abdullah Ibn Abi Sarh) ”Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir” diye bağırır ve Muhammed vahiy devam etmesine rağmen bu sözü de, ne Allah’ın ne de Muhammed’in kendi sözü olmamasına rağmen kabul ederek Ibn Abi Sarh’ın o sözünü de Kur’an’a yazdırır [45].

Gerçekten şu soru bir cevap arıyor: Kur’an’ın en az bir ayetinin insan sözü olduğunu biliyoruz, peki Kur’an’ın başka ayetlerinde de peygamberin dışındaki başka insanların sözlerinin olmadığından nasıl emin olabiliriz?

İskenderiye’nin M.S 642 yılında çöküşünden sonra Yunan tıp bilgileri bütün Arap dünyası boyunca daha hızlı birşekilde yayıldı. 9. yüzyılda Hunain İbn Ishak (M.S 809-873) belki de kesin olarak Hipokrates ve Galen’in öğretilerini Arapça’ya çevirdi [46], [47], [48] ve al-Kindi özellikle Hipokrates’in de dahil olduğu bilginler üzerine 20 bilimsel eser yazdı.

Gerçekten de, Arap tıp literatürünün yazarları kaynaklarının büyük oranda Hint ve Yunan tıp gelenekleri olduğunu kabul ediyorlar. Örnek olarak 850′li yıllarda Hristiyanlıktan İslam’a giren Ali at-Tabari‘nin Mezopotamya’nın Samarra kentinde yazdığı en erken Arap tıp özeti olan ‘‘Bilgeliğin Cenneti” [49], [50] isimli eserini verebiliriz. O kitabında, tezini yazarken Hipokrates ve Aristo tarafından belirlenen kuralları izlediğini söyler. Bilgeliğin Cenneti toplam 360 bölüm ve 40 tez içerir, 325. bölümün başlangıcının ismi ise ”Hindi Kitapların Özetlerinden” adını taşır. Bölüm 330, Sushruta‘dan (Eski Hint Cerrahı) ”Embriyo ve Uzuvlarının Oluşumu”, Embriyo’nun sperm ile adet (regl) kanlarının karışması sonucu oluştuğunu söyler (aynı Aristo gibi!) ve ve embriyonun çeşitli bileşenlerini açıklar. Tıp tarihçisi Arthur Meyer, Arap embriyoloji geleneğinin tümünü özetlerken at-Tabari’nin büyük ölçüde Yunan geleneklerine bağımlı olduğunu, bu konuda Araplardan çok az bilgi edinilebildiğini ima eder. Ayrıca Aristotales ve Galen öğretilerinin bin yılı aşkın bir süre, hiçbir bilinen Arap meslektaşı olmadan yan yana hayatta kalmış olması nedeniyle herhangi bir Arap tıbçısının olduğu şüphelidir [51].

Ortaçağ filozofu Ibn Qayyim al-Jawziyya‘nın yazılarından olağanüstü bir pasaj sonraki Arap yazarlarının Yunan doktorlara ne denli bağlı kaldıklarını gösterir; sürekli bir müzakerede [52] Hiopkrates’in eserlerinin ve sözlerinin Kur’an ve Hadisleri açıkladığını söylenirken başka seferde Kur’an ve hadisler Hipokrates’i açıklamak için kullanır. Örnek olarak:

… Hipokrates,  ’bazı membranlar (zar) başlangıçta oluşur, diğerleri ikinci aydan sonra ve diğerleri üçüncü ayda oluşur‘ der. Bu Allah’ın neden ”sizi de annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratışın ardından diğerine çevirerek yaratıyor” dediğinin açıklamasıdır. Bu membranların her biri kendi karanlığına sahip olduğu için, Allah yaratılış aşamalarını ve bir evreden diğerine dönüşümünden bahsettiğinde, aynı zamanda zarların karanlıklarından da bahsetmiş oluyor. Çoğu tefsirciler ise bu üç karanlığı; ‘karın karanlığı, rahim karanlığı ve plasenta karanlığı‘ diye açıklar …  Hipokrates ”kulaklar ve gözler berrak sıvı ile dolduklarında açılır (oluşur)” der. Peygamber de ”ben yüzümü yapıp şekil verene ve bana görme yeteneği ile duyma yeteneği verene taparım” der. vs.vs.[53]

Bu paragraftaki italik yazı Hipokrates’in öğretileri, altı çizili italik yazılar Kur’an ayeti ve Hadis ve ince italik yazı ise çoğu İslam yorumcusunun görüşüdür. Elbette Muhammed’in zamanında aydınlar da Yunan ve Hint tıbbına aşikardı.

Bilinen diğer embriyologlar da Galen’in çalışmalarına yeni hiçbirşey eklemediler, örnek olarak Canon Medicinae (İbni Sina’nın Galen’in öğretilerini derlediği ansiklopedisi) isimli eseri yazan Abu Ali al-Hasan Ibn ‘Abdallah Ibn Sina. İskenderiyeli Clement de bu konuda tanıdık bilgilere sahipti ve embriyonun erkeğin spermi ile kadının adet (regl) kanlarının birleşiminden oluştuğunu düşünüyordu. Nicomedia’lı Lactantius ise  M.S 325′de açtığı yumurtaların değişik gelişim evrelerini incelemiştir.

9. Sonuç

Prof. Moore bile Kur’an’daki bilimsel gerçekler konusunda yeterince tatmin olmamış görünüyor, son derece saygın bir anatomi profesörü olduğu için ününü riske atmaktan korkuyor. Kitabının İslami basımı mevcut değil, ne British Kütüphanesi’nde ne de Amerika Kongre Kütüphanesi’nde, hele kaldı ki diğer Batı ülkelerinin tıp kütüphanelerinde [54]. Muhtemelen Moore, sadece İslami öğretilerin bilinen bilimle çeliştiğinin değil, bilimin kitabının standart versiyonunda yazdıklarıyla da çeliştiğinin farkında olmalı. Ve ironik bir şekilde kitabının ilk bölümü olan “Embriyoloji Tarihi“nin kaynakçası olarak hem Standart hem de İslami Versiyonlarının her ikisinde de, Needham‘ın embriyoloji tarihi hakkındaki önemli eserini gösterir [55]. Ancak Needham Arapların embriyolojiye dair iddialarından hiç etkilenmemiştir ve hemen hemen 60 sayfa eski Yunan, Hint ve Mısır embriyolojisi hakkında yazmıştır. O bir sayfadan daha az bir yazıda bütün Arap tıp geleneğini reddeder, sonuç olarak ”Arap bilimi haklı olarak optik ve astronomi gibi başarılı olduğu belli alanlarda ünlüdür, ancak embriyolojiye katkıları büyük değildi” der. Embriyoloji hakkında Kuran’da bazı ayetleri listeledikten sonra, sadece “Aristoteles ve Ayerveda’nın yedinci yüzyıldaki yankıları” [56] diyerek onları reddeder, başka bir deyişle Yunan ve eski Hint öğretilerinin bir karışımı olarak bahseder. ”İnsanın Gelişimi” isimli kitabının en son basımında (1998) Moore da okuyucularını Basim Musallam‘ın Kur’an’ın emriyoloji bilimiyle Galen’in öğretilerinin ne kadar benzer olduğuna dikkat çektiği başka bir denemesini içerdiği bir kitaba yönlendirir ve bu ilişkinin ne derece yakın bir ilişki olduğu da eski İslam bilginleri tarafından hiçbir zaman sorgulanmamıştır [57].

Sonuç olarak Kuran’da Modern embriyoloji ile ilgili hiçbir açıklama yer almamaktadır, Kuran, direk olarak kendisinden birçok yüzyıl önce eski Yunan ve Hint doktorlarının gözlemlerle ortaya attıkları yanlış teorileri içermektedir. Bırakın bilimsel olmayı Kuran aksine bilimle çelişmektedir. Eski hekim ve doktorların eserleri Muhammed’den sadece bir önceki yüzyılda Süryanice’ye çevrilmiştir, bu nedenle de Yunanca bilmeyenler de bu eserleri okuyup anlayabilmiştir. Biz Sahabelerden Yunan çevirilerinin korunup öğretildiği, aynı tıp okulunda eğitilmiş doktorlar olduğunu biliyoruz. Ve hatta Kur’an’ın embriyoloji hakkındaki en az bir ayetinin, Mu’minun Suresi 14. ayetin, Muhammed’in sözünden başka birilerinin yani onun arkadaşlarının sözleri olduğunu da biliyoruz. Zorunlu olarak Kur’an’ın iddia edilen ilahi kimliğinin kanıttan uzak olduğu, embriyolojik açıklamaların aslında Tanrı değil de insan kaynaklı olduğu sonucuna varıyoruz.

Bu yazı Dr. Lactantius’un 1999 tarihli  ”Embryology in the Qur’an” isimli İngilizce makalesinin Türkçe çevirisidir.

Çevirenler: Neva, Dark_Prince ve ALKA

Kaynaklar

  1. Keith L. Moore (Saunders, 1982) The Developing Human, 3rd edition with Islamic Additions, p. viiic
  2. J. Goodwin (Plume/Penguin, 1995) Price of Honor – Muslim Women Lift The Veil Of Silence On The Islamic World, p. 145
  3. Moore, op. cit., pp. 14a, 446f
  4. Hippocratic Writings (Penguin Classics, 1983) p. 320
  5. Aristotle (English trans. A. L. Peck, Heinemann, 1953) Generation of Animals, 717b
  6. Famsy Conference, 8 July 1995; a related explanation is made here.
  7. Hippocratic Writings, op. cit., pp. 317-8
  8. W. Campbell (Middle East Resources, 1986) The Qur’an and the Bible in the Light of History and Science, pp. 181-182
  9. K. L. Moore, (Saunders, 1998) The Developing Human, 6th edition, p. 10
  10. Aristotle, op. cit., 740a
  11. B. Torki (1979) L’Islam Religion de la Science, p. 178
  12. Al Munjid fil Lugha wala’aam (Dar Al Mashreq sarl, Lebanon, 1987)
  13. As-Suyuti, trans. Elgood (Ta-Ha, 1994) As-Suyuti’s Medicine of the Prophet, p. 184ff
  14. Iman Ibn Qayyim al-Jawziyya (English trans. Mahammad Al-Akili, Pearl, 1993) Natural Healing with the Medicine of the Prophet, p. 284
  15. Sami K. Hamarneh (Cairo, 1974), The Physician, Therapist and Surgeon Ibn al-Quff, p. 105
  16. al-Bukhari, 8.593; Muslim Kitab an-Nikah, MCII
  17. K. L. Moore, op. cit.(1998), pp. 56, 63, chapters 15 and 16
  18. Aristotle, op. cit., 729a
  19. Corpus Medicorum Graecorum: Galeni de Semine (Galen: On Semen) (Greek text with English trans. Phillip de Lacy, Akademic Verlag, 1992) section I:9:1-10 pp. 92-95, 101
  20. A. W. Meyer (Stanford, 1939) The Rise of Embryology, p. 27
  21. B. Musallam (Cambridge, 1983) Sex and Society in Islam. p. 54
  22. J. Needham (Cambridge, 2nd edition 1959) A History of Embryology, p. 77
  23. Aristotle, op. cit., 767b, 769a
  24. Aristotle, op. cit., 722a
  25. Sahih Muslim CXXV (entitled “The characteristic of the male reproductive substance and the female reproductive substance, and that the offspring is produced by the contribution of both”)
  26. Famsy Conference, op. cit.
  27. Hippocrates, op. cit., pp. 320-1
  28. J. Needham, op. cit., p. 53
  29. Hippocrates, op. cit., p. 329
  30. Hippocrates, op. cit., p. 345
  31. B. Palmer (ed.) (Paternoster Press, 1986), Medicine and the Christian Mind, p. 19
  32. G. M. Gould, W. L. Pyle (Julian Press, 1896) Anomalies and Curiosities of Medicine p. 296
  33. G. Sarton, (Williams and Wilkins, 1927) Introduction to the History of Science, vol I, pp. 423-424
  34. A. A. Khairallah (American Press, Beirut, 1946) Outline of Arabic Contributions to Medicine, p. 24
  35. H. Bailey (ed) (Cambridge University Press, 1975) Cambridge History of Iran, vol 4, p. 414
  36. C. Elgood (Camrbidge University Press, 1951) A Medical History of Persia, p. 98
  37. See for example Ibn Abi Usaybia, “Classes of Physicians” in 649 AH/1242AD; or al-Qifti, “History of the Philosophers”, 624AH/1227AD.
  38. M. Z. Siddiqi (Calcutta University, 1959) Studies in Arabic and Persian Medical Literature, p. 6-7
  39. E. G. Browne (Cambridge University Press, 1962) Arabian Medicine, p. 11
  40. M. J. L. Young et al., (Cambridge University Press, 1990) Cambridge History of Arabic Literature: Religion, Learning and Science in the `Abbasid Period, p. 342
  41. A. A. Khairallah, op. cit., p. 22
  42. C. Elgood, op. cit., p. 66
  43. C. Elgood, op. cit., p. 68 (Click here for further information about this)
  44. L. LeClerc, Histoire de la M‚decine Arabe (Burt Franklin, New York; originally published in Paris, 1876) vol I, p. 123
  45. Commentary of al-Baidawi, The Lights of Revelation (Dar al Geel), p. 184 (see on sura 6:93 for an explanation of 23:14; click here for further information about this)
  46. M. Meyerhof (1926) New light on Hunain Ibn Ishaq and his period, Isis, vol 8, pp. 685-724
  47. H. Bailey, op. cit., p. 415
  48. E. G. Browne, op. cit., p. 24-26
  49. M. Meyerhof (1931) Ali at-Tabari’s “Paradise of Wisdom”, one of the oldest Arabic Compendiums of Medicine, Isis, vol 16, pp. 6-54
  50. Ali b. Rabban-al-Tabari, ed. M. Z. Siddiqi (Frankfurt am Main: Institute for the History of Arabic-Islamic Science, Johann Wolfgang Goethe University, 1996, originally published in 1928) Firdausu’l-Hikmat, or Paradise of Wisdom, in vol 29, “Islamic Medicine”
  51. A. W. Meyer, op. cit., p. 27
  52. Ibn Qayyin (Damascus, 1971) Tuhfat: Tuhfat al mawdud bi ahkam al-mawlud, pp. 254-291
  53. B. Musallam, op. cit., p. 56
  54. This information was accurate as of November 1996. Obviously this “oversight” could be easily rectified by Muslim efforts in reaction to this paper. But at the time of writing (the first edition of this article), more than 14 years after the publication of the “edition with Islamic additions”, this special edition of the textbook was not listed in these library catalogues.
  55. K. L. Moore, op. cit.(1998), p. 15
  56. J. Needham, op. cit., p. 82
  57. B. Musallam, The human embryo in Arabic scientific and religious thought, in, G. R. Dunstan (ed.) (University of Exeter Press, 1990) The human embryo: Aristotle and the Arabic and European traditions, pp. 32-46

Copyright 1996, 1999 by Dr. Lactantius.

http://answering-islam.net/Quran/Science/embryo.html

Sabit keçid Şərh yazın

Dindarların şərhlərinə cavab-insan donuzdan yaranmayıb

Oktyabr 17, 2011 at 19:47 (Təkamül nəzəriyyəsi-elmi faktlar) (, , , )

Bir il ərzində əsgərlikdə olduğum üçün bloqumda yazılar paylaşa bilmədim və həddən çox olan şərhlərin hamısını oxuyub bloqda yayımlaya bilmədim. Ədalətsizlik olmasın deyə hamısını sildim. Amma e-maildən bəzi şərhləri oxudum. Ümumiyyətlə əsasən təkamüllə bağlı fikirlərə-elm onu artıq inkar edib, bircə sizin kimi bəzi ağılsızlar inanır-rast gəldim. Maraqlıdır ki, bunu deyən hansı elmi, hansı alimi nəzərdə tuturdu? Nə vaxt baş verdi bu görəsən? Əgər bu belə idisə, daha bu qədər araşdırmalar, bu qədər tapıntılar, canlılar arasındakı bağlantıları öyrənmək nə məna verir. Bu elm deyəndə nə nəzərdə tutulur bilmədim.

Hələ maraqlı bir fikir də deyiblər: “İnsana genetik baxımdan ən yaxın canlı donuzdur, onda biz donuzdan yaranmışıq?” Hələ bundan sonra gülür də. Guya bu çox məntiqli bir söhbət atdı ortaya. Bunların təkamüldən bildikləri bu qədərdir, məlumat qıtlığı da deyil ki, baxıb öyrənsinlər. Mən də baxıb öyrənirəm, mən alim deyiləm və ya buna hər kəsin də imkanı çatmaz gedib genetikanı öyrənsin, insanın gen xəritəsin yaratsın. Bunun üçün axtarıb tapmaq kifayət edər.

“Convergent evolution” deyilən bir şey var. Məsələn, yarasalar və quşlar eyni sinifə daxil olmasalar da, hər ikisində qanad var. Yəni bir-biri ilə əlaqəsi olmayan iki növdə oxşar zülal strukturu inkişaf edə bilər. İnsanın digər canlılarla genetik bənzərliyinə baxın:

Neandertal insan-98-99%

Şimpanze-88-96%

Bonobo-88-96%

İt-86-90%

İnək-75-87%

Ev siçanı-70-85%

Toyuq-57-68%

Zebr-74-78%

Plasmodium-1-5% və s.

Yəni insanla bənzərlik digər canlılarda getdikcə azalır. Bu da o demək deyildir ki, insan plasmodiumdan ayılaraq təkamül edib. İnsana qədər olan qol ondan ayrılıb, təkamül edib. İnsana qədər isə milyonlarla canlı o qoldan ayrılıb və təkamül edib. Yəni biz donuzdan yaranmamışıq.

Növbəti paylaşımlarda yenə bəzi şərhlərə cavab verəcəm, həmçinin Quranda insanın ana bətnində yaranışının hansı mənbələrdən əldə edildiyini və nə üçün elmlə ziddiyyət təşkil etdiyi haqqında olacaq. Bloqu izləməyə davam edin…

Sabit keçid 1 şərh

Cəhənnəm deyə bir şeyin olması mümkün deyil…

Oktyabr 7, 2011 at 14:44 (Tanrı yoxdur, Videos) (, )

Sabit keçid 1 şərh

İnsanın yaranması-Quran yenə yanılır!!!

İyul 2, 2010 at 00:55 (İslam) (, , , , , , )

Quranda insanın yaranması haqqında çox maraqlı məlumatlar var.. Belə ki bütün kainatı yoxdan yaradan allah gəldi insana çatanda materiala ehtiyac duydu. Quranda insan müxtəlif materiallardan yadadıldığı deyilir…

  • palçıqdan (6/2, 7/12, 17/61, 32/7, 38/71, 38/76)
  • qoxumuş qara palçıqdan (15/26, 15/28, 15/33)
  • quru palçıqdan (55/14)
  • yapışqan palçıqdan (37/11)
  • tərtəmiz palçıqdan (23/12)
  • torpaqdan (3/59, 22/5, 30/20, 35/11, 40/67)
  • heç nədən (19/8-9, 19/67)
  • sudan (21/30, 24/45, 25/54)
  • yerdən (20/55)

Burda bir çox şeylərdə ziddiyyət var… yapışqan palçıqla quru palçığın nə əlaqəsi var, tərtəmiz palçıqla qoxumuş palçığın nə əlaqəsi var. Əgər palçıqdan yaradılıbsa niyə sonra torpaqdan yaratdıq deyir. Bunlar ilk insana aid idi. Sonradan isə insanların spermadan (spermaya Quranda bəzən su, bəzən isə heç nə deyilir) yaradıldığı qeyd olunur.

23/13 – Sonra onu (Adəm övladını) nütfə halında möhkəm bir yerdə (ana bətnində) yerləşdirdik.
14 – Sonra nütfəni laxtalanmış qana çevirdik, sonra laxtalanmış qanı bir parça ət etdik, sonra o bir parça əti sümüklərə döndərdik, sonra sümükləri ətlə örtdük və daha sonra onu bambaşqa (yeni) bir məxluqat olaraq yaratdıq. Yaradanların ən gözəli olan Allah nə qədər (uca, nə qədər) uludur!

Maraqlı fikirdir… Sperma laxtalanmış qan olur, o da olur ət.. Bəs qadının rolu? Bəs yumurtalığın rolu? Sperma təklikdə bu qədərmi gücə malikdir? Mayalanmadan ət olur? Bir də o hansı elmdi ki sperma laxtalanmış qana çevrilir? Bunu da elmi kəşf kimi qəbul edək gərək. Ümumiyyətlə qadının daxilində nə var ki bu embriona çevrilir, o haqda heç bir şey yoxdur.

Sperma və yumurta mayalanır və embrion yaranır. 8 həftə sonra buna döl deyilir. Bu zamana kimi əsas orqanlar artıq formalaşır. Maraqlı odur ki insan embrionu balıqlar kimi qəlsəməli və quyruqlu mərhələlərdən keçir. Daha sonra bu funksiyaları itirir.

Quranda isə yumurtalıq haqda fikir bildirilməməsi o dövrdə hələ bunun bilinməməsi ilə izah etmək olar. Əlbətə spermanı görmək olur. Burda qeyri-adi bir şey yoxdur. Amma nə bilsin ərəblər ki qadının daxilində nə var. Onu ki görmək mümkün deyil. Ona görə də bu qədər məlumatsızlıq edib hər şeyi yıxıblar spermanın boynuna. Bu da Quranın allah yox, insan məhsulu olmasını göstırir. Yoxsa allah bu boyda səhvə yol verməzdi.

Sabit keçid Şərhlər

İnanca məntiqi və elmi baxış…

İyun 24, 2010 at 21:33 (Tanrı yoxdur, Videos, İslam) (, , , )

Sabit keçid Şərhlər

Hansı dinə inanırsınız-dini kimlik testi

İyun 14, 2010 at 15:12 (Uncategorized) ()

Hansı dinə inandığınızı bilmək üçün test..  Aşağıdakı linkə daxil olun və dini kimliyinizi müəyyən edin…

Test et…

Sabit keçid Şərhlər

İlk süni canlı yaradıldı…

May 23, 2010 at 10:51 (Tanrı yoxdur, Təkamül nəzəriyyəsi-elmi faktlar) (, , , , , , )

Amerikalı gen mühəndisləri dünyanı heyrətləndirəcək bir ilk həyata keçiriblər. Süni şəkildə yaradılmış DNT-ni hüceyrəyə yerləşdirərək süni DNT ilə işləyən ilk sintetik hüceyrə yaratmağa nail olublar.

İnsan kimi xüsusiyyətlərə malik, ikinci bir süni canlı yaratmaq üzərində çalışan J.Craig Venter İnstitutunun rəhbəri, insanın genetik kod xəritəsini çıxaran ilk alim Craig Venter daha öncələr laboratoriya şəraitində bakteriyaların DNT-sini kopyalayaraq ilk süni DNT yaratmışdı. Bu kəşf elm adamlarını iki cəbhəyə bölmüşdü. Bir qrup alim bunu etik normalardan kənar bir kəşf hesab edərək bəşəriyyətin gələcəyi üçün təhlükə mənbəyi hesab etdiyi halda, ikinci qrup bu kəşfin gələcəkdə insanlığı maraqlandıran mühüm suallara cavab tapmağa kömək edəcəyi fikrini müdafiə edir.  

Süni canlı orqanizmlərin yaradılması yolunda ilk addım olan bu kəşf sayəsində Marylan İnistutunun alimləri daha da irəli gedərək yaradılan süni DNT-ni canlı hüceyrəyə nəql ediblər. Süni DNT ilə yaşayan hüceyrənin genetik kodu laboratoriya şəraitində necə işləyirdisə elə də işləməyə başlayıb. Bu hüceyrənin bölünərək çoxalması ilə də milyardlarla süni DNT əsasında idarə olunan süni bakteriyalar ortaya çıxıb. Yəni ortaya tamamilə süni DNT ilə idarə olunan süni bir canlı çıxdı. Craig Venter açıqlamalarında öz kəşflərini bu şəkildə izah edir : “Belə təsəvvür edin ki, hüceyrə bir kompüterdir, DNT isə onun proqram təminatı. Biz bu vaxta qədər kompüteri – hüceyrəni hazırlamışdıq, qalırdı onun proqram təminat- yəni DNT-si. İndi isə hər ikisinə də sahib olduq. Yeganə görməli olduğumuz iş “proqramı kompüterə” – yəniki DNT-ni hüceyrəyə yükləmək idi. Buna da nail olduq.”

Mətbuat konfransında Craig Venter bildirib ki, hazırda onların qarşısında daha çətin hədəflər var, bu hədəf təbiətdə təbii şəkildə mövcud olmayan yeni, süni canlı növləri yaratmaqdır. Bu canlı növləri yeni və fərqli yaşayış tərzinə, davranışlara malik olacaqlar.  Venter bu haqda açıqlamasında : “Bayaqkı kompüter misalından istifadə etsək, hesab edin ki, biz mövcud kompüterlərə bu günə qədər olmayan proqramlar yazmaq – yeni DNT ilə yaşayan canlılar yaratmağı qarşımıza məqsəd qoymuşuq.” deyə bildirib.

İlk süni DNT-li hüceyrə haqqında elmi məqaləsini Scince jurnalında dərc etdirəcəyini deyən alim bu bakteriyaların öz-özünə çoxalan canlılar arasında “valideyinləri” kompüter olan ilk canlı olduğunu da vurğulayıb.

Mənbə:

http://www.agnostik.org/12212-yapay-canliya-dogru.html

http://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-1279988/Artificial-life-created-Craig-Venter–wipe-humanity.html

Sabit keçid 1 şərh

Kəbəni sel basan zaman çəkilmiş şəkillər və islamda həcc

May 17, 2010 at 01:15 (Tanrı yoxdur, İslam) (, , , , , , , )

Hac denince Kabe ziyareti akla gelir ama dinlerin çoğunda hac ritüeli mevcuttur.

İslam’dan önce de birçok dinde hac vardı.Farklı isimlerde ifade edilmesine rağmen tüm inançlarda kutsal kişiler, kutsallaştırılmış yer ve nesneler vardır. Bu nesneler taşlardan, ağaçlardan, su kaynaklarından, dağ, mağara ve nehirlerden tutun da tapınaklara kadar çeşitlilik arz eder.

Kişinin dini ne olursa olsun, insan tabiatı böyle yerlere ihtiyaç duymuş ve inancına uygun kutsallaştırılacak nesne ya da mabet arayışı içinde olmuştur.

Sümerlerde Nippur’daki enlil, Samilerde Ninova’daki iştar, Mısırlıların ziyaret ettiği byblos’taki Baaltis tapınağı bilinen en eski hac yerlerindendi.

Eski Yunanlılar yazgılarını öğrenmek için Apollon kâhinine başvurmak üzere Delphi’ye giderlerdi. Ayrıca Asklepios’tan şifa dilemek üzere Epidauros’taki sağlık tanrıçasının meşhur tapınağına ziyaret yaparlardı.

Hindistan toprakları 2000 yıldan beri hac yapılan kutsal topraklar sayılır. Ganj nehri en kutsal mekan olmakla birlikte Hindistan’ın her köşesi kutsal mabet ve türbelerle doludur.

Budha’nın ilk manastırını kurduğu Racgir, Budha’nın iki havarisinin mezarlarının bulunduğu Şançi ve Budha’nın 24 yağmur mevsimini geçirdiği yer olarak bilinen Şravasti, Budhistlerin Hindistan’daki belli hac yerleridir. Budist haccının en önemli özelliği kutsal mabut ve mabetlerin çevresinde dönerek tavaf edilmesidir. Tibetli Budistler güzergahları üzerindeki tüm kutsal yerleri saat yelkovanı şeklinde tavaf ederek hac merkezine doğru yol alırlar.

Hristiyanların 2. yüzyılda Kudüs’ü hac amacıyla ziyaret ettikleri bilinir. 2. Yüzyılda, Havari Petrus’a adanmış anıtlar üzerinde, hac seyahatlerinin yapıldığına dair yazılar bulunmaktadır.

Azize helene, İsa’nın doğduğu, çarmıha gerildiği, gömüldüğü ve büyük kiliselerin kurulduğu yerleri ziyaret eden ilk hacı olarak kabul edilir.

Pavlus’un yaptığı yorumlarla hac ibadetine batini anlamlar yüklenmiş, bu nedenle Kudüs bir hac merkezi olmaktan çıkarılmıştır.

Daha sonraki dönemlerde Hz. İsa’nın yaşadığı yerleri görme arzusu hac ziyaretini tekrar canlandırmıştır. Kudüs’ten başka birtakım kiliseleri ve kutsal yerlerin ziyaret edilmesini de hac saymıştır. Ortaçağ’da bazı Hıristiyan azizlerinin gömülü bulunduğu kilise ve manastırlar bunlar arasındadır. Örneğin Fransa’da Lourdes ve Chartres kentlerindeki kutsal yerleri her yıl milyonlarca hacı ziyaret eder. Türkiye’de Efes yakınındaki Meryemana Evi de Hıristiyanlar için önemli bir hac yeridir.

Sukkot, Fısıh ve Şavuot bayramları Yahudilikte aynı zamanda hac zamanıdır. Dinî kurallara göre Yahudiler her sene bu bayramlarda Kudüs’e hacca gitmek zorundadırlar. Süleyman Mabedi yıkıldığı için günümüzde Kudüsteki Ağlama Duvarı hac ibadet yeri olarak kabul edilmekte ama zorunlu kılınmamaktadır. Yahudilerde haccın İbrahim’e kadar uzandığına inanılır. Eski Ahid’de zikredilen yerler Yahudilerce hac mekanı olarak kabul edilir.

Kabe’nin çevresinde binlerce çırılçıplak insan bir yandan dönüp tavaf ediyor, bir yandan da hep bir ağızdan şunları haykırıyorlardı:

”Lebbeyk allahümme lebbeyk.
La şerike leke illa şerikun huve lek.
Temlikuhu ve ma-melek”

Buyruğundayım! Ulu Tanrım buyruğundayım!
Buyruğun başım üstüne! Ortağın yoktur senin!
Yalnızca tek ortağın var! O da senin!
Nesi varsa hepsi senindir Tanrım!

Her kabilenin kendisine özgü telbiyesi vardı.
Uzza`ya tapanların telbiyesi şöyleydi ;

“Lebbeyk allahümme lebbeyk.
Lebbeyk ve sa`deyk.
Ma ehabbena ileyk”

Ünlü Arap soybilimci İbu’l-Kelbi Kitabu’l- Esnam adlı kitabında Hac sırasında , Arafat ve Muzdelife’de ataları olan Nizamoğulları’nın böyle seslendiklerini yazıyor.

Çıplak tavaf amacı, her şeyden arınmış, her şeyi geride bırakmış, El-İlah’ın karşısında eşit şekilde çıkmış olmaktı. Özellikle Mekke dışı kabilelerden gelenlerin tümü çıplak tavaf ediyorlardı. Giysi ile tavafı Tanrı karşısında makbul saymıyorlardı.

Giysileriyle dönmek isteyenler ise tavaf sonrasında elbisesini atmak ve bir daha giymemek zorundaydı inanışa göre. O dönem insanların çoğu fakir olduğu için elbiseyle dönmek ancak az sayıdaki zengine mahsus idi.

Kabe’nin içinde her kabileye ait bir put vardı. 360 civarındaki putların en büyüğü Hübel’di.
El-İlah Ay tanrısıydı ve Güneş tanrıçasıyla evliydi. Kızları ise Lat, Uzza ve Menat idi.
El-İlah, ellah olarak telaffuz edilirdi. Zamanla “Allah” denilmeye başladı.
İslam’dan önce de Kureyşlilerin en büyük tanrısı ve her şeyin yaratıcısı “Allah” idi.
Buna Arap şiirlerinde ve isimlerinde de sıkça rastlanır. Örneğin Muhammed’in babasının adı Allah’ın kulu anlamında “Abdullah” idi.

İslam öncesi Arap şairlerinden Adiyy İbn Zeyd’l İbadi divanındaki bir şiirinin ilk dizesinde şöyle der:

RAHİME’LLAHÜ MEN BEKA LİL HATAYA
KÜLLÜ BAKİN FE ZENBUHU MAĞFURUN

Allah, günahları için ağlayana merhamet eder.
Günahları için ağlayanların günahlarını bağışlar.

İslam öncesi şairlerinden Ümeyye İbn Ebi’s Salt’ın iki dizesi ise “ALLAHÜMME” ile başlıyor :

Ulu tanrım, sen istersen herkesi bağışlarsın
Sana muhtaç olmayan noksansız kul var mı?

Çıplak hacılar, hacerül Esved taşı adını verdikleri ve gökten indiğine inandıkları kara taşın önünden geçerken onu öper ve yüz sürerlerdi. Bu taşın daha önceki dönemlerden kalma çok tanrıcılık inancındaki Afrodit heykelinin kafası olduğu konusunda görüşler ağırlıktadır.

Ancak Kureyşliler bu taşı soylarının oluşumunun simgesi ve üreme organı olarak görmekteydiler. Soylarının İbrahim’in cariyesi ve İsmail’in annesi Hacer’e dayandığına inandıklarından bu taşa da Hacerül esved adını vermişlerdi.

Taşın kara olması yıllarca el sürülmesinden dolayı ya da içeriğindeki madenler nedeniyle oksitlenme olarak açıklanır.

7 kez yapılan Tavaftan sonra yine çıplak olarak Safa ve Merve tepeleri arasında 7 kez gidip gelinirdi. Bu 7 sayısı putperestlerce kutsaldı. 7 sayısının kutsallığına Sümer-Babil uygarlıklarında da rastlanır.
Bu iki tepede İsaf ve Naile adlarında iki heykel vardı. Bunların zamanında birbirine aşık iki gençken Kabe’de sevişecek kadar çılgınca bir harekete yeltendiklerinden El-İlah tarafından taşa dönüştürüldüklerine inanılırdı.

İslam’da ise Say’a, İbrahim’in Hacer’i ve oğlunu bu ıssız yere terk etmesinden sonra Hacer’in bir o tepeye, bir öbür tepeye çaresizce koşup çevreye bakarak yiyecek, su ya da bir yardım araması olarak inanılır.

Çıplak tavaf’ı hoş karşılamayanlar, eşlerine izin vermeyenler ya da eşlerini gece çıplak tavaf yaptıranlar da vardı. Kureyş’de gelişen inançlardan Hanifler bu gruptandı.Muhammed’de çıplak tavafa karşıydı ve Mekke’nin fethiyle birlikte çıplak tavafı yasakladı. Ayrıca Kabe çevresine putperestlerin yaklaştırılmamasını emretti.

Çıplak tavaf ile ilgili olduğu düşünülen Buhari ve Müslim gibi sağlam hadisçilerin hadisleri arasında yer alan şu hadis ilginçtir:

“Peygamberin izniyle ihramdan çıkıp Mina’da bulunan kadınlarımıza yöneldik. Zekerlerimizden meni damlıyordu.”

Çıplak hac yasaklanmış olsa da çıplaklığın önemi tamamen terk edilmemişti.
Sıradan giysiler yerine sadece iki parçadan oluşan “İhram” denilen giysi de çıplaklığı temsil ediyordu. İslam’da Hac, ahiretteki mahşer’in bir provası ve tasviri olarak görülür. İnsanlar mahşerde de üzerlerinde bir giysi olmaksızın toplanacaklardır.

Üzerlerinde ihram olsa da tavafın ve s’ay’ın çoşkusuna kendilerini öylesine kaptırırlardı ki ihramları da açılır saçılır, yine her şeyleri görünürdü.

Hadislerden birinde peygamberin çıplaklığı da şöyle ifade edilir:

“Kureyş’ten kadınlarla birlikte Ebû Hüseyin’in ailesinin evine girdik. Rasûlüllah (s.a.s), Safa ile Merve arasında sa’y ediyordu. Biz de ona bakıyorduk. Sa’y’ın şiddetinden elbisesi beline dolanmıştı ve hatta ben dizlerini gördüğümü bile söyleyebilirim. O, sa’y yaparken şöyle diyordu:
“Sa’y ediniz. Zira Allah onu sizin üzerinize yazmıştır (farz kılmıştır) “. Buna göre, Sa’y, hac ve umrede Beytullah’ı tavaf etmek gibi haccın rükünlerindendir.
(İbn Kudame, a.g.e., aynı yer, Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, Terc. Tayyar Tekin, İstanbul 1987, II, 143)

Muhammed, putperestliği yıkıp kendi dinini egemen kılınca hac adetlerinin çıplak tavaf haricindeki tümünü aynen uygulamıştır.

Putperestlerin telbiyesi ise şöyle değiştirilimiştir:

“Lebbeyk, Allahümme lebbeyk,
lebbeyke la serike leke lebbeyk,
innel’hamde ve’n ni’mete leke ve’l-mülk, la serike lek.”

Hac’da Şeytan taşlama da putperestlerden kalma bir ritueldir.

Kusay zamanına kadar, müşriklerden Hacca gelenler, Mina’da Şeytan taşlarlardı. Fakat, ilk taşı Sufe kabilesinden birisinin atması gelenekti. Hacılar ancak onunla birlikte şeytana taş atarlardı. Kusay taraftarları, Sufelilerle savaşarak onların elinden bu görevi de aldılar.(Taberi, IV, s.33)

Ancak şeytan taşlamanın kaynağı putperestlerden önce Sümer-Akad kültlerinde görülür.
O dönemden kalma bir ilahide Sümer tanrılarından Enki’nin taşlanması dile getirilir.

Şeytan taşlanan yer Mina’dır. Burada büyük şeytan, orta şeytan ve küçük şeytan taşlanır.
Bunlara Akabe Cemresi, Küçük Cemre ve Orta Cemre denir. İslam’a göre bu şeytanları taşlamak vaciptir. Her birine 7′şer taş atılır.

Şeytan taşlamanın İbrahim’den kaldığına inanılır. Bu hususta İbni Abbas’ın rivayeti de şöyledir:

“Hz. İbrahim hac ibadetini yapmaya geldiği zaman, Akabe Cemresi yanında şeytan ona göründü. Bunun üzerine onu yedi adet taşla taşladı, şeytan yere battı. Sonra Orta Cemre yanında şeytan ona tekrar göründü. Yedi taş da orada attı. Böylece şeytan tekrar yere battı. Bir müddet sonra Küçük Cemrenin yanında yine karşısına dikildi. Burada da yedi taş daha atınca artık şeytan iyice yere yığılıp kaldı.”

Müslümanların şeytan taşlamasının sebebi de İbrahim’in yolundan gitmek ve onun hatırasını yadetmek olarak nitelenir.

Her Hac’da şeytana milyonlarca taş atılır ama şeytanın burnu dahi kanamaz. Fakat bugüne kadar şeytanları taşlayacağım diye birbirini ezmekten binlerce müslüman ölmüştür.

İslam’ın yeni hac düzenlemesinde değiştirilen bir başka adet ise tavaf sırasında alkışların ve ıslıkların kaldırılmasıydı.

Araplar, İslam öncesi haclarında el çırpıyorlar, bağırıyorlardı. Kuran bu hacca müşrik haccı diyor. “Enfal Suresi”nin 34-35. ayetleri bu konu ile ilgili tarihi bir belgedir. Bu ayetlerde eski hac eleştirilirken bu işin el çırparak ıslık çalarak yapıldığı açıklanıyor.

Enfal-35. Kabe’deki tapınmaları sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. İnkarınıza karşılık artık azabı tadın.

Yine Putperest Araplar Kâbe çevresinde kurban keserler, bu kurbanın kanını da Kâbe’nin duvarına sürerlerdi. Bundan amaçları ilahların hoşuna gitmek ve hayır kazanmaktı. Kuran, bu adeti de yasakladı. Kurbana yeni bir yorum getiren

Hac Suresi”nin 37. ayetinde şöyle der:

Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin O’nun için yaptığınız gösterişten uzak amel ve ibadettir. Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah’ı yüceltmeniz için onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir. İyilik yapanlara müjde et.

Bu kurban kanını sürmek geleneği günümüzde de görülüyor. Özellikle otomobil alanların tekerleklere kurban kanını sürmesi, kurban kanının alına sürülmesi vs. uygulamalar putçuluk döneminden kalan adetlerdir.

Kurban bayramı günlerinde getirilen tekbirler “teşrik tekbirleri” diye isimlendirilmiştir.
“Teşrik” İslam öncesi dönemde kesilen kurban etlerinin kızgın kayalara serilmek suretiyle güneşte kurutulmasına denilmektedir. Böylece hacılar, hacda kesilen kurban etlerini güneş ve taşlar üzerinde kurutarak sonraları yemek üzere kendileri için saklamışlardır.
Yıllarca dünyada bir çok ülkede açlık çekilirken Hac’da kesilen kurban etleri telef oluyordu.
Son yıllarda yoksul ve ihtiyaç sahibi ülkelere kurban etlerinin bir kısmı sevkedilmeye başladı. Buna rağmen sevkedilemeyen tonlarca et ziyan olmaya devam ediyor.

Hac’da saçların traş edilmesi de putperest dönemin adetlerindendir. Bu adetle hem kirlilikten kurtulunduğuna, hem de kesilen her saç telinin kurtulunan günah olduğuna inanılır.

Fil Vakası Masalı

Kabe’nin kutsallaştırılması ve haccın farz kılınmasının sebeplerinin başında ticaret gelir.
Putperest dönemde de Mekke hac sayesinde bir ticaret merkeziydi. Hac aylarında panayırlar kurulur, çevre yerleşimlerden gelenlerin alışverişi ile Kureyşliler ticari kazanç sağlarlardı.
Bu nedenle de hac aylarını haram ay olarak sayarak bu aylarda savaşmayı yasakladılar. Böylece Mekke tüccarlar ve kervan sahipleri açısından güvenli bir yer oldu.
Bu güven konusu Fil vakasının efsaneleştirilmesiyle ilahi özelliğe dönüştü ve Kabe’nin Allah tarafından korunduğu inancı doğdu.

Ancak tarih, birçok kez Kabe’nin çeşitli afet ve saldırılara maruz kaldığını gösterir ve bu inancı çürütür.

İbn Zübeyr 683′de Halife Yezit’e başkaldırınca Emevi ordusu onun bulunduğu Mekke’yi kuşattı. Şamlılar, Kâbe’yi yıkmak için mancınıklar diktiler, hatta ateşe verdiler. Kâbe’nin duvarları yandı. Vakıdi şöyle demiştir: “Şamlılar” mancınıkla Kâbe’ye taş atarken şöyle diyorlardı:

“Ağzı köpük saçan deve gibi atıyor.
Onunla Mescid’in direklerini vuruyoruz.” (İbn Kesir, c.8, s.367)

Bu sırada Yezid ölünce Şam ordusu çekildi. Zübeyroğlu Abdullah kendisini Mekke’de halife ilan etti.

Abdullah, Kâbe’yi yıktı. Çünkü, mancınıklarla atılan taşlar yüzünden Kâbe’nin duvarları yıkılmak üzereydi. Hacerülesved, ipek şala sarılıp bir tabutta saklandı. Kâbe’deki esanslar, ziynet eşyaları ve kumaşlar da bir mahzende saklandı. İbn Zübeyr, daha sonra Kâbe’yi yeniden yaptırdı.

bn Zübeyr 692′de öldürüldü.

Yusufoğlu Zalim Haccac, Zübeyr’i yenip Mekke’yi ele geçirince, o da Kâbe’yi büyük oranda yıktı. Haccac, Kâbe’nin kuzeyduvarını yıktı. Hacerülesved’i çıkarttı. Kâbe’nin yıktığı duvarının taşlarını Kâbe’nin tabanına döşedi, kapıyı yükseltti. Batı kapısını da örttü. Kâbe’nin bu hali devam edip gelmiştir. (İbn Kesir, c.8, s.404).

929 yılında Abbasi yönetimine isyan eden Karmati mezhebinin lideri Ebu Tahir Mekke’yi ele geçirdi. Hac mevsiminde, tavaf eden Hacıları, Kâbe’nin kapısına oturup kılıçla kesti. Karmati Lideri, “Ben Allah’ım, Allah’layım, yaratanda yok eden de benim!” diyordu. Hacılar kaçıp Kâbe’nin örtüsüne yapışıyor ama o o halde öldürülüyorlardı.

Ebu Tahir öldürdüğü hacıları Zemzem kuyusuna doldurttu. Zemzem kuyusunun üstündeki kubbeyi yıktıran Ebu Tahir Kâbe’nin örtüsünü parçalatıp askerlere dağıttı. Kâbe’nin kapısını söktürdü.

Ebu Tahir, bununla yetinmedi. Hacerülesved’in sökülmesini emretti ve bunu balyozla söktürtüp yanı sıra götürdü. Hacerülesved, 22 sene dışarıda kaldı.(İbn Kesir, c. 11,s. 282)

Bir başka saldırıyı da İbni Kesir şöyle ifade eder:

Hacerülesved, 1022 yılında da saldırıya uğradı. Mısırlı birisi hacılarla gelip Kâbe’yi tavaf etti ve Hacerülesved’i öpeceği sırada elindeki gürzle o mübarek taşa tam üç kez vurdu. Adam, “Ne zamana kadar şu taşa ibadet edeceğiz. Ne Muhammet ne de Ali beni yapacağım işten alıkoyamayacaktır. Bugün şu Beyt’i (evi) yıkacağım” dedi. Bunun üzerine Yemenli birisi onu öldürdü, adamları da öldürüldüler. (İbn Kesir, c.12, s. 84)

20 kasim 1979 tarihinde ise, önde gelen suudi ailelerden birinin uyesi olan radikal sunni Cüheyman önderligindeki 500 kadar suudi hanedanı karsıtı eylemci kabeyi ele geçirdi ve yüzlerce hacıyı rehin aldı. Fetva çıkarılıp Fransız anti-terör timine görev verildi. Mekke’ye müslüman olmayan insanların girememesine rağmen Fransız timi Kabe’yi kuşattı. Kuşatma yaklaşık 2 hafta sürdü. Olaylar sonunda, kabe’nin denetimi Suudi hanedanına geçtiğinde, çoğu Suudi asker olmak üzere 250 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştı. Teslim olan 67 isyancı kafaları kesilmek suretiyle idam edildi..

Kabe bu saldırıların dışında defalarca sel baskını ve deprem nedeniyle zarar gördü.

“Ey Hatice, vallahi ben Lat ve Uzza’ya tapmam. Vallahi ben onlara asla tapmam!”Bir komşusu, Muhammed hazretlerinin Hatice’ye böyle seslenerek yanıt verdiğini söylüyor.
Putperestliğin Muhammed hazretleri üzerinde etkili olduğu ve bu etkilerden tamamen kurtulamadığı söylenebilir. Mekke’nin fethinden sonra Kabe putlardan temizlenmiş, sıra çevre bölgelerdeki büyük putlara gelmişti. Halid Bin Velid’i Uzza putunu kırmaya göndermiş, döndüğünde merakla ne olduğunu sormuştu. Uzza’nın yıkıldığına inanamamış ve Halid’i tekrar geri döndürmüştü.

Muhammed hazretlerinin gözünde Kabe’deki kabile putlarının öneminin olmadığı anlaşılıyor ama Lat, Uzza ve Menat konusunda dikkatli ve tedirgin. Şeytan ayetleri iddiası da bu hassasiyetini gösteriyor. Eğer bu konuda büyük tepki almasaydı, bugün İslam’da en büyük melekler Lat, Uzza ve Menat olurdu herhalde.

Putperestlikle tek Tanrıcılık arasında yaşanan çelişkiler neticede karma bir dini ortaya çıkarmıştır.
Dönemin Hanifleri de bunu görüyor ve şiddetle karşı çıkıyorlardı. Bir kıble edinilmesi, en büyük put merkezi olan Kabe’ye sahip çıkılması, tüm putperest dönem adetlerinin aynen sürdürülmesi bunun göstergesidir.
Tek tanrıcılık saf anlamda İslam’a yerleşememiş, putperest zihniyeti sürmeye devam etmiştir. Bu da beraberinde yeni putlar edinilmesine sebep olmuştur. Muhammed’in yüceltilmesi ve “kainatın efendisi” haline getirilmesi bunun sonucudur. Yaratılan ilk ruh olduğu, o yaratılmamış olsa hiçbirşeyin yaratılmayacağı, ondan şefaat istenmesi vs. Lat-Uzza-Menat putperestliğinden farksız bir durumdur. Tek fark resim ve heykelin İslam’da yasak oluşudur. Eğer bu yasak olmasa, büyük olasılıkla Muhammed’i yüceltmede İsa sollanırdı..
Müslümanlar için Arabistan’ı kutsal yapan Mekke, Mekke’yi kutsal yapan Kabe, Kabe’yi kutsal yapan ise Hacerül Esved denilen kara taştır.
Tarih öncesinden itibaren Pagan Arapların kutsal sayıp çevresinde döndükleri, el-yüz sürüp öptükleri bu taş, sözde tek tanrıcıların namazlarının kıblesi olmuştur.
İslamiyetin başlangıcından itibaren müslümanlar içinden bu kara taşa muhalefet oluşmuş ve bu pagan fetişine son verilmesi talepleri günümüze kadar sürmüştür.

İlk kadın mutasavvıf Basralı Rabia (Ö.801), Kabe’yi ziyaret ettiği zaman bağırarak şu sözleri söylediği anlatılır:

“Sadece taştan ve tuğladan yapılmış bir ev görüyorum; bunların bana ne yararı var!”

Wasit kentinde Mazda (Zerdüşt), Kudüs’te ise Hristiyan toplulukları arasında yaşamış ve Karmatilerle ilişkisi olan Hallac-ı Mansur (Ö.920), “Kabe’nin yıkılması ve Hac tapınmasını müslümanların kendi evlerinde yapması gerektiğini” öğretiyordu.

Koyu ortodoks ve Batıni düşmanı Gazali (Ö.1111) bile Mekke’ye yaptığı bir seyahat sırasında; Kabe’ye ve hac ziyareti ile birleştirilmiş paganizm törenleri ve hacıların Siyah taş için gösterdikleri putataparlık saygısını artan bir şaşkınlıkla seyretmiş. Bunların İslamın tektanrıcı inanç ve anlayışıyla uyuşmadığını yazmıştır.(Benjamin Walker, s.215, 217, 309)

Sufilerden Şibli 10.yüzyılda eline alev alev yanan bir odun almış sokaklarda koşuyor, bir yandan da “Kabe’yi yakmaya gidiyorum!”diye bağırıyormuş. Neden yakmak istediğini sorduklarında: “Böylece Müslümanlar Kabe’nin yeri ile değil, sahibi Tanrı ile daha fazla ilgilenirler” diye yanıt vermiş.(Timoty Freke, The Wisdom of the Sufi Sages, Goldsfield Press Ltd., Hong Kong, 1999, s.9)

Mənbə: http://panteidar.wordpress.com/2009/10/28/islamda-hac/

http://dizaynhomes.com/ateistcevap/islamda-hac/

Sabit keçid Şərhlər

Dünyada organik həyatın başlanğıcı

May 2, 2010 at 20:43 (Tanrı yoxdur, Təkamül nəzəriyyəsi-elmi faktlar) (, , , , , , )

Science’ın giriş yazısında, ünlü evrimci Stephen Jay Gould şöyle demekte: “Evrim bir gercektir ve ancak gerçek bizi bağımsızlığa kavuşturabilir!”

“Darwin’in ilk teorileri açıklandığı zaman, aristokrat bir soylu ‘Darwinin söylediklerinin doğru olmadığını umalım; ama tutun ki doğru, o zaman tüm dünyaya yayılmaması için dua edelim!’ demişti.”

Ne yazik ki, 21. Yuzyila girerken, bu sahisin soyledikleri cikti: Evrim Kurami dogru, ama dunyanin cogunlugu, en azindan ABD ulusunun buyuk kismi tarafindan bilinmiyor.
Ünlü bilim dergisi Science, 25 Haziran 1999 tarihli sayısinı, “Evrim Kuramına ve Evrim Kuramının Gerçekliğine” ayırdı.

Gercekten de, 21. Yuzyila girerken, Evrim Kuraminin gercekligi hakkinda onca yayin yapilmasina, onca kanit bulunmasina karsin, bilim insanlari ile halk arasinda Evrim Kuramini degerlendiris acisindan ucurumlar mevcut. Bu konudaki en buyuk zorluk, oncelikle, Evrim Kurami ile ilgili bazi biyolojik, kimyasal, fizyolojik, paleontolojik bilgilerin anlasilabilmesi icin yogun bir bilim egitimine, detayli anlasilmis bazi kavramlara gereksinim duyulmasi. Ikinci onemli zorluk ise, Evrim Kuramini aciklarken ifade edilen bazi kavramlarin (ornegin milyon yillarda gelisen evrim, dogal seleksiyon, biyokimyasal protobiogenesis vb) gunluk hayatin mantigi ve yasantisi acisindan pek de kolay anlasilamamasi. Bu konuda Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (National Academy of Sciences) son yayinladigi halk kitabi “Science and Creationism” (Bilim ve Yaratiliscilik), bu konudaki en yetkili agiz tarafindan son noktayi koyuyor ve Evrim Kuraminin bir gercek oldugunu savunuyor (3, 4). Turkiye’de de “Islamci Bilimsel Yaratiliscilarin aktivitelerine ” karsi TUBA ve bir grup bilim insani da bazi aciklamalar yapmisti (5, 6, 7).

ABD’de ve diger Hristiyan ulkelerde oldugu gibi, Turkiye’de de ortaya cikan “Bilimsel Yaratiliscilik” akimlari, bilim ile yaratilisciligi birbirine bagdastirmaya calisiyordu (8); ustelik Evrim Kuramini savunan bilim insanlarina karsi dev bir karalama kampanyasina giriserek, bilim insanlarini sindirmeyi amacliyordu. Bu konuda yazdigim yazilar nedeniyle ben de, diger bilim insanlari gibi buyuk saldirilara maruz kaldim (4, 9, 10). Turk bilim insanlari olarak, gerek halki gerekse diger bilim insanlarini ve aydinlari bu konuda bilgilendirmek konusunda cok ciddi sorumluluklar tasidigimiza inaniyorum. Bu sorumluluklardan birisi, “kendini bilimsel elit zumreolarak gorup, bilimsel yaratiliscilari yanit verilmeyecek kadar kucumsemek yerine”, onlari iddia ettikleri her hipotezde curutmek ve yapmakta olduklari carpitmalari ve bilimsel sahtekarliklari, halkin onunde anlasilir bir dille ve bilimsel kaynaklarla yuzlerine vurmak!

Dunya’da yasamin baslamasi ile ilgili en onemli sorulardan ve problemlerden birisi, primordial (ilk) kosullarda canlilarin ana yapi taslari olan organik molekullerin nasil meydana gelebilecekleri konusuydu. Bilimsel yaratiliscilarin hipotezlerine gore, tum organik madde ve biyolojik yasam bir anda, dogaustu bir gucun “OL!” demesiyle belirli bir hedefe ve cok akilli bir dizayna gore yaratildi. Bilim ise bu konuda farkli bir goruse sahip, ozellikle son yillarda yapilan calismalar dunya’da ilk organik maddenin olusumu konusunda yeni bir bakis acisi getirdi (11, 12, 13, 14, 15).

STANLEY MILLER DENEYINDEN GUNUMUZE

Dunya’da yasamin baslamasi icin, yasamin temel taslari olan organik maddelerin, amino asitlerin ve DNA ile RNA’nin yapisinda var olan nukleik asitlerin bir sekilde dunya ortaminda (okyanuslarda, gollerde, sicak su kaynaklarinin aktigi yerlerde) bol miktarda var olmasi gerekmekteydi. Bu konuda dogru fikir yurutebilmek icin, 4.5 milyar yil once soguyarak, var olan dunya gezegeninin atmosferi ve icerdigi elementler konusunda dogru tahmin yapmak gerekliydi. Bu konudaki ilk tahminleri Oparin (16 ), Haldane (17), Urey (18) yapmislardi. Onlara gore ilk dunya atmosferi metan (CH4 ), amonyak (NH3), su buhari (H2O) ve molekuler hidrojenden (H2) olusmaktaydi. Ilk atmosferde oksijen (O2) bulunmadigi pek cok arastirici tarafindan fikir birligi ile kabul edilmistir. Ama en onemli sorun dunyanin genclik gunlerine ait bilgi alinamamasidir. Bilinen en yasli kayalar olan Gronland’daki Isua kayalari bile 3.8 milyar yil yasindadir.

Yaklasik 700 milyon yil – 1 milyar yillik doneme ait hic bir iz, kanit ve bilgi yoktur; bu da ilk atmosfer veya ortam konusunda tahmin yapmayi cok guclestirmektedir. Tahminler, olasi modellere gore yapilmaktadirlar ve spekulasyonlardan ibarettirler. William Rubey (19 ), Holland (20 ), Walker (24) ve Kasting’e (25) gore ise, baslangicta cok az miktarda amonyak mevcuttu; atmosferde baslica karbon dioksit (CO2), nitrojen (N2), su buhari (H2O), biraz da karbon monoksit (CO) ve hidrojen gazi (H2) vardi. Son yillarda bu gorusun bilim ortamlarina hakim olmasina ragmen, kimse 4 milyar yil oncesine gidip, ortamda amonyak olup, olmadigini gozlemlememistir. Ayrica, uzaydan her yil 40 000 ton toz yeryuzune dusmektedir, gerek bu tozda, gerekse uzaydan gelen meteoritlerde HCN (hidrojen siyanit), CO2, Formaldehid, CO (karbon monoksit), amino asitler ve organik maddeler bulunmustur; gunde uzaydan dunyaya 1999 verilerine gore dokulen tozla birlikte 30 ton organik madde dusmektedir (13, 21, 22, 23). Dunya kosullarinda amonyakin ve organik madde sentezinin cok az olmasi durumunda bile organik maddeleri olusturan bilesenlerin ve bizzat organik maddelerin uzaydan yeterli miktarda gelme olasiliklari her zaman vardir. Ilk atmosfer kosullarinda hemen hemen hic oksijen olmadigi hesaba katilirsa, organik maddenin”yaratilmadan” dunya ortaminda ilk gazlar ve cozunmus iyonlardan sentezlenmesi de mumkundur. Oksijensiz donem 2-2.5 milyar yil kadar surmus, siyanobakterilerin atmosfere verdikleri oksijen sayesinde atmosferde ilk dunya canlilari icin bir zehir olan oksijen miktari mavi gezegende artmistir (9).

Chicago Universitesinde, Harold Urey’in ogrencisi Stanley Miller 1953′te dunyayi yerinden sarsan unlu deneyini gerceklestirdi 26. Urey’in varsayimina uyan (metan, amonyak, hidrojen ve su) gaz kosullarinda, 150-200 bin voltluk akimi gazlarin bulundugu ozel aparattaki karisimdan gecirdi, sonuc cok sasirticiydi pek cok temel organik madde bu enerjinin verdigi etki sonucunda gazlari bir reaksiyonla birlestirmis, Glisin, Alanin, Aspartik asit, Glutamik asit (bu dordu temel amino asitler), Formik asit, Asetik asit, Propionik asit, Ure, laktik asit, ve diger yag asitlerini olusturmustu (26, 27). Deney Pavlovskaia ve Peynskii tarafindan Rusya’da; Heyns, Walter, Meyer tarafindan Almanya’da; Abelson tarafindan ABD’de, cok farkli bilesikler ve gaz ortamlarinda tekrarlandi; oksidasyonun engellendigi ve metan, amonyak ve su buharinin oldugu kosullarda hep amino asitler ve organik maddeler olustu (28); Gabel ve Ponnamperuma, cok farkli enerji ortamlarinda (isi, radyasyon, lineer akseleratorden cikan parcaciklar, mikrodalgalar vb) benzer sonuclar buldular, ayrica bazi seker molekullerini de primordial ortamda sentezlemeyi basardilar (28). Genetik materyeli tasiyan DNA ve RNA’nin temel taslari olan nukleik asitlerin bazilari da ilk atmosfer sartlarinin farkli bicimlerde ele alindigi kosullarda kimyasal olarak sentezlendi ve nukleik asitlerin temel yapi taslarinin primordial ortamda yeterli temel madde ve enerji sonucunda kendiliginden olusabilecegi gosterildi (9, 11, 12, 13, 14, 28, 29, 30).

Yaratiliscilar, ilk dunya kosullarinda amonyak olmadigini, Miller’in ise soguk tuzak denilen bir yontemle amino asitleri elde ettigini, Miller’in kosullarinin bilincli olarak cok yapay hazirlandigini ve sonuclarin bilimsel bir sahtekarlik oldugunu soylemektedirler. Oncelikle Miller’in duzenegi tabii ki yapaydir; ama biyokimya’da yapay olmayan kosullarda kontrollu deney yapilamaz ki; soguk tuzak denilen ve reaksiyon urunlerini sogutan bir duzenek kullanilmis olabilir; ama doga’da bunun bir benzerinin var olmadigini soylemek, ustelik de 3.5-4.5 milyar yil oncesinde gelisen olaylardan cok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratiliscilar gibi bilimi ayaklar altina alan, cikaracaklari sonuclara onceden fikse olmus insanlarda gorulebilen bir dusunce hatasidir. Ornegin okyanuslarin tabanlarindaki sicak su kaynaklarinin birden soguyarak okyanusa karismasi bahsedilen “soguk tuzagi” dogal kosullarda olusturabilir; dogadaki bugun tahmin edilemeyen pek cok yapi bunu meydana getirebilir. Nitekim, sadece sicak su kaynaklarinda mevcut bu isinin bile sig okyanus sahillerinde suda cozunmus amonyum (NH4), metan (CH4), karbon dioksiti (CO2) (veya su yuzeyindeki atmosferdeki gazlari da katarak) reaksiyona sokabilecegini gosterir. Organik maddelerin ve ilk yasamin denizlerdeki, gollerdeki, volkanik ortamlardaki sicak su kaynaklarinin bulundugu yerde olustugu konusunda pek cok fikir de ortaya surulmustur (12, 21, 30 ).

Ortamda amonyakin cok az olmasi kosullarini Miller tekrar irdelemistir (21). Primordial kosullarda, atmosferin redukleyici (elektron kazandirma) ozellikte oldugu dusunulmektedir, ama kesinlesmis bir bulgu yoktur. Atmosferde varolan amonyak’in bir kisminin amonyum (NH4 ) iyonu olarak okyanuslarda cozunecegi bilinmektedir (29); atmosferde cok az miktarda amonyak olmasi kosullarinda bile, su ortamlarinda ya da sicak su kaynaklarinin oldugu, okyanusun sig ve atmosferle bulustugu sahillerde amonyum iyonu, atmosferde cok az miktarda bulunan amonyak, metan gazi ve karbon dioksitle reaksiyona girecek ve organik bilesikleri olusturacaktir (21) . Miller, eser miktarda amonyakin bulundugu ortamlarda yaptigi deneylerde bile organik maddelerin ve amino asitlerin sentezlenebildigini gormustur (21).

Yaratiliscilarin baska bir iddiasi, Miller deneyinde sag elli (D-dextro izomeri) ve sol elli (L-levo izomeri) amino asitlerin esit miktarlarda sentezlendigi, halbuki yasamda gorulen 20 cesit amino asitin tumunun sol elli oldugu, oyleyse organik maddenin ve canli yasamin belli bir amacla ve dizaynla yaratilmis olmasi gerektigidir. Oncelikle, 1993′te Arizona State Universitesinden John R. Cronin uzaydan gelen meteoritlerde ve donmus tozda daha fazla L-aminoasitlerine rastlandigini ispatlamistir 13; bu, dunyada varolan ve amino asitlerle reaksiyona giren maddelerin zamanla sol elli amino asitleri tercih etmesini saglayabilir (13). Ikincisi, molekuler yapilardaki zayif kuvvet(weak force) birbirinin ayna goruntusu olan molekullerde (yani izomerlerde) farklidir. Bu bir molekul icin cok ufak bir farktir, ama molekuller bir araya gelince etki buyur. Yani bir molekulun reaksiyona girerken veya suda cozunmus bulunurken icinde bulunan molekuler bag yapma yetenekleri ve belli bir konfigurasyonda dururken gereksimleri olan enerji onlarin doga tarafindan secilmelerini saglamaktadir. Doga tasarruf etmekten yanadir ve genelde en az enerji formunu tercih eder; L ve D formlari arasindaki enerji farki cok az da olsa, yapilan hesaplara gore en az enerji ile durabilen izomer, yaklasik 100 bin yilda dogada % 98 olasilikla baskin bulunan izomer formunu olusturacaktir (31). Ucuncu ve guclu bir olasilik, primordial kosullarda, su anda bilmedigimiz ve ilk dunya kosullarinda var olan ve sol elli amino asitlere baglanamayan bir X maddesinin ozellikle D-(sag elli) amino asitlerle birleserek kelat (cozunmeyen bilesik) olusturmasi ve onlari gol veya okyanus dibine cokertmesidir. Bu ise sol elli amino asitlerin bir anda dogal seleksiyonla artmasini ve dogada daha fazla kullanilabilir hale gelmesini cok kolay saglayabilir. Fakat kimse 4 milyar yil onceye gitmemistir; o gunden bu gune de tek iz kalmamistir; bilimsel yaratiliscilar ne soylerlerse soylesinler, 4 milyar yil onceye ait kesin kanitlarla Evrimcilerin karsisina gelmeden Evrimcilerin hic bir soyledigini curutmus sayilamazlar; ustelik, bilimsel yaratiliscilarin buyuk bir cogunlugu, binlerce kanita ragmen, dunyanin 4.5 milyar yasinda degil, cok daha genc olduguna inanmaktadir (10 bin yil gibi)… Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 1013 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir.

Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir (13). Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13)

DUNYADA ORGANIK YASAMIN BASLAMASI / UZAYDAN GELEN ORGANIK MADDE
Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 10 13 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir.

Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir 13. Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13)

Daha ilginc bir bulgu ise Louis Allomandola’nin uzay kosullarinin simulasyonunu yaptigi deneylerden gelmistir (13, Bununla ilgili Scientific American’daki Temmuz 1999, resimleri kullanabilirsiniz). Bu deneyler cok dusuk isilarda ve sicakliklarda, ultraviyole radyasyonunun kimyasal baglari yikabilecegini; hatta icinde donmus metanol ve amonyak (uzayda bulundugu oranda) bulunan buzlasmis toz kitlelerinde, ultraviyole isinlarinin ketonlari, nitrilleri, eterleri, alkolleri, hatta heksametilentetramini (HMT) olusturabilecegini gostermistir. HMT asidik ve ilik ortamda amino asitleri olusturur. Bu deneyler son yillarda gerek NASA, gerekse universitelerdeki bilim insanlari tarafindan tekrarlanmis benzer sonuclar bulunmustur (13). Bu su demektir: uzayda donmus buz kitleleri olarak seyahat eden molekuller statik degillerdir; uzaydaki farkli isinlarin ve ultraviyole enerjisinin etkisiyle surekli iclerindeki kimyasal yapi degisime ugramaktadir, bu degisim, ozellikle daha yuksek isili, isinli ve enerjili gunes sistemi bolgelerine girince artmaktadir. Yani gerek uzaya dagilan tozlar, gerek meteorlar, iclerinde dunya gibi uygun kosullara sahip gezegene ulasinca yasamin temel taslarini olusturacak tum bilesenleri, organik maddeleri fazlasiyla tasimaktadirlar. Ustelik 4.5 milyar yillik dunya tarihini, kolay anlayabilmek icin, 1 saatlik bir zaman dilimi olarak alirsaniz, doga ilk 55 dakikayi, bu temel yapi taslarini ve tek hucreli yasami olusturmak icin harcamis, geri kalan bes dakikada da diger tum bitkileri, cok hucreli organizmalari meydana getirmistir.

SONUÇ: Dunya’da organik yasamin baslamasi icin, buyuk olasilikla temel yapi taslari hem uzaydan gelmis hem de milyarlarca yilda, uzaydan gelenlerin de etkisiyle dunyada okyanuslarda, sicak su kaynaklarinin okyanusa karistigi yerlerde, batakliklarda, volkanik yapilarin okyanusla birlestigi yerlerde vb. ortamdaki serbest enerji sayesinde sentezlenmislerdir. Amino asitler, nukleik asitlerin yogunlastigi ortamlarda thermal proteinler ve RNA, oto-katalitik RNA buyuk olasilikla ilk genetik bilginin sekillenmesinde rol oynamislardir (11, 12, 14, 30) . Burada su temel unsurlar unutulmamalidir:

1. Bahsedilen sureler insan zekasinin kavrayabilecegi surelerin cok otesindedir. Bahsedilen sureler, milyon degil, milyar yillardir. Dort milyar yil, 50 yillik bir insan jenerasyonu goz onune alinirsa yaklasik 80-100 milyon jenerasyon demektir. Homo sapiensinortaya cikisindan beri ise sadece yaklasik 500 jenerasyon gecmisti.
2. Dogada kararli yapilarin olusmasi cok zordur. Belki bir tek kararli yapinin olusmasina karsi, binlerce katrilyon kararsiz yapi bozunup gitmektedir; biz bilgiyi bu gune kadar gelebilen kararli yapidan alabilmekteyiz; kararli yapilarin gelismesini saglayan reaksiyon ve biyolojik olay sayisi ise neredeyse sonsuzdur .

KAYNAKÇA
1) Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2045-2220.
2) Ibid., pp: 2087.
3) NAS, “Science and Creationism: A view from the National Academy of Sciences”, 1999, National Academy Press.
4) Umit Sayin, “ABD’de Bilimsel Yaratiliscilibgin Coküsü”, Bilim ve Ütopya, Aralik 1998.
5) TUBA bülteni, 10:2, 1998. Ayrica TUBA’nin web sayfasina (http://www.tuba.org.tr) bakabilirsiniz.
6) “Kamoyuna Duyuru” (Birinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 7 Kasim 1998.
7) “Bilime Gerici Saldiri” (Ikinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 30 Ocak 1999.
8 ) Harun Yahya, “Evrim Aldatmacasi”, Vural Yayincilik, 1997.
9) Ümit Sayin, “Yaratilmayis: Yasam Nasil Basladi”, Bilim ve Ütopya, Ekim 1998.
10) Ümit Sayin, “Uctu Uctu Dinozor Uctu”, Bilim ve Utopya Kasim 1998.
11) Albert Eschenmoser, “Chemical Ethiology of Nucleic Acid Structure”, Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2118-2123.
12) Andre Brack, editor, “The Molecular Origins of Life”, Cambridge University Press, 1998.
13) Max P. Berstein, Scott A. Sandford, Louis J. Allamandola, ” Life’s Far-Flung Raw Materials”Scientific American, Temmuz 1999, 281:42-49.
14) Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on Earth”, Scientific American, Ekim 1994, 271:76-83.
15) Gerald F. Joyce, “Directed Molecular Evolution” Scientific American, Aralik 1992, 267:90-97.
16) A.I. Oparin, “Origin of Life”, Mc Millen, New York.1938
17) J.B.S. Haldane. “Origin of life”, Rationalist Annual, 1929
18) H.C. Urey. “On the early chemical history of the earth and the origin of life”, Proc. Natl. Acad. Sci., 1952.
19) W.W. Rubey, “Development of the hydrosphere and atmosphere, with specail reference to probable composition of the early atmosphere”. In Crust of the Earth, ed. A. Poldervaart HDpp:631-650,1955.
20) H.D. Holland, “The chemical evolution of the atmosphere and oceans”. Princeton University Press, 1984.
21) Stanley Miller, ” The Endogenous Synthesis of Organic Compounds”, [ Andre Brack, editor, "The Molecular Origins of Life", Cambridge University Press, 1998.] isimli kitapta. sayfa: 59-85
22) C.F. Cyba, C. Sagan, ” Endogenous production , exogenous delivery and impact-shock synthesis of organic molecules: an inventry for the origins of life”, Nature, 355:125-132, 1992.
23) C.F. Cyba, P.J. Thomas, L., L. Brookshaw, and C. Sagan. ” Cometary delivery of organic molecules to the early Earth”, Science, 249:366-373, 1990
24) J.C.G. Walker , “Evolution of atmosphere”, Macmillen: New york, 1977
25) J.F. Kasting. ” Earth early atmosphere” Science, 259:920-926, 1993..
26) S.L. Miller, “Production of amino acids under possible primitive Earth conditions” Science, 117:528-529, 1953.
27) S.L. Miller, and H. C. Urey, “Organic compound synthesis on the primitive Earth”, Science, 130:245-251, 1959.
28) Cyril Ponnamperuma, “The Origins of Life”, Thames and Hudson, 1972.
29) J.L. Bada and S.L. Miller, “Ammonium ion concentration in the primitive ocean” Science, 159:423-425, 1968.
30) Richard Montanesky, “The Rise of Life on Earth”, National Geographic, Mart 1998. S: 54-81.
31) Ian Stewart, “Nature’s Numbers”, Basic Books, New York, 1995.

Sabit keçid Şərh yazın

Allah yaradıb hər şeyi? Onda bu qeyri-mükəmməlliyin səbəbi nədir?

Aprel 28, 2010 at 17:47 (Tanrı yoxdur, Təkamül nəzəriyyəsi-elmi faktlar, İslam) (, , , , , , , , )

1) Köpeklerin fazlalık parmağı
Köpeklerin ayağının arka üst kısmındaki o küçük uzantı nedir? Hiç bir işe yaramadığına göre bu parçanın varlığının sebebi nedir? Allahın gereksiz yere böyle bir uzantıyı yaratması mi daha mantıklı bir açıklamadır, yoksa bu uzvun artık ise yaramadığı için evrim surecinde yok olmakta olan beşinci bir parmak olması mi? Nitekim, kurtların, kedilerin ve kaplanların da ayni uzvu vardır.
2) Parmaklarımız
Mesele şu ki, 5 tanedir. Bu da bizi memeliler sınıfına sokar. Tüm memelilerin kol veya kol yerine gecen uzuvlarında 5 parmak veya parmak kalıntıları bulunmaktadır. Tipik 5 parmak yapısına tam uymayan canlılarda fosil kayıtlarına bakarak bu sayıdaki azalmayı gözleyebiliyoruz. (Örneğin atlarda). Fakat prensip ayni. Memelilerin 5 parmağı vardır. Bunu gerektiren doğru dürüst bir sebep olmadığı durumlarda bile. Örneğin neden balinaların yüzgeçlerinin altına gömülmüş 5 kemik uzantısı bulunur? Neden yarasaların açıkça beş uzantıyla ayrılmış kanatları bulunur? Bunların dizayn benzerliği olması mi daha iyi bir açıklamadır, yoksa Tüm memelilerin ortak bir atadan gelmesi mi? bazı memeliler bu 5 parmağın tümünü hala kullanır, bazıları birkaçından kurtulmuştur, bazıları ise hala ise yaramayanları taşımaktadır. (Örneğin yunuslar).
3) Yılanların ve balinaların kalça kemikleri
Boa yılanı, piton yılanı ve kor Yılanların tümü vücutlarına gömülmüş, tamamen ise yaramaz birer bel kemiği artığına sahiptir. Ayni zamanda balinalar da. Niçin bir yaratıcı böyle yaratıkların vücuduna o yaratıkları için tamamen ise yaramaz olan ve tamamen bel kemiğinin evrimsel bir kalıntısı gibi görünen böyle kemikler koymuştur? Ayrıca piton ve boalarda pençe artığı birer kişim da bulunmaktadır.
4) Tavukların ayakları
Tavukların ayaklarının alt kısmi tüyle örtülü değildir. Pullarla örtülüdür. Eğer bu Tavukların reptil atalarından kalma bir kalıntı değilse nedir?
5) Erkeklerin memeleri
Allahın erkeklerde hiçbir işe yaramayan memeler ve bu memelerin altında meme dokusu yaratmasının ne sebebi olabilir? Hele de önce Adem’i yarattığı ve Havva’yı sonradan ona es olsun diye yarattığı düşünülürse. Bu meme dokusu ergenlikte uygun hormonsal sinyali almadığından erkeklerde hiçbir zaman is gören gerçek memelere dönüşmez. Bunun cinsiyetin yasam suresi boyunca değişebilir olduğu ilkel atalarımızdan kalma bir evrimsel kalıntı olması mi daha olası bir açıklamadır (nitekim bazı balık ve reptil türleri normal ömürleri boyunca birkaç kez cinsiyet değiştirirler), yoksa allahın insanları böyle ise yaramaz parçalarla donatmış olması mi? Ayrıca kötü tasarımın bir başka örneği: Niçin testisler vücudun içinden (kadınlarda yumurtalıklara karşılık gelen yerden) aşağıya, normal bölgelerine inmek zorundadırlar? (Ki nitekim bazen inmeyip sağlık sorununa yol açarlar).
6) Kör mağara balığı
Neden mağaralarda yasayan bazı balık türleri ve diğer tür canlıların işlev görmeyen gözleri vardır? Evrim sureci kör islediği için böyle tuhaflıklara yol açabilir ama bilinçli ve sonsuz güçlü bir yaratıcıdan beklenecek şeyler midir bunlar?
7) “Plantaris” kası
İnsan bacağının alt kısmındaki “plantaris” kası maymunlarda ise yarayan bir kastır. Tüm ayak parmaklarının bir anda esnemesini sağladığından ayakları kullanarak ağaçlarda daldan dala atlarken faydalıdır. İnsanlarda ise yok olmaya yüz tutmuştur. Ayak parmaklarına kadar ulaşmaz bile, “Achilles tendon”una kadar inip yok olur. İnsanlarda bu kasın bulunmasının mağmumlarla bir akrabalık haricinde mantıklı bir açıklaması aklınıza geliyor mu?
8) Köpek dişleri
İnsan vücudunun evrim olmadan doğru dürüst açıklanamayacak bir başka özelliği köpek dişleridir. üst Köpek dişlerimizin kökleri diğer dişlere göre çok daha iridir. Örneğin maymunlarda bu dişlerin iriliği daha da belirgindir. Fakat bizlerde bile elinizi dişetinizde gezdirdiğinizde bu gereğinden iri kökleri far kedersiniz. Daha ilkel türlerden evrimleşme haricinde bunun daha tutarlı bir açıklaması aklınıza geliyor mu?
9) Ensenin arkasındaki tüyler
Neden insan korktuğunda ensesinin arkasındaki tüyler diken diken olur? Evrimsel biyolojiye göre bu memeli atalarımızdan kalma bir tepkidir. diğer memeliler (kedileri düşünün) tehlikeli durumlarda tüylerini kabartırlar. Bu hayvani daha iri ve korkutucu gösterir. Biz belli ki bu sinyali çoktan terlettik, fakat geriye korktuğumuzda ensemizde oluşan bu etki kaldı.
10) Kuyruk Sokumu
Röntgende veya bir iskelette incelendiğinde kuyruk kalıntısı gibi görünür. Günümüzde kesinlikle hiçbir işlevi yoktur ve Eğer bu kemiğinizi kırarsanız büyük ihtimalle allahın neden böyle gereksiz ve baş belası bir organı yarattığını merak edersiniz.
11) Doğum anormallikleri
Zaman zaman kuyruklu veya vücudu tüylerle kaplı bebekler doğar. Kuyruklu Doğum pek çok kişinin zannettiğinden çok daha yaygın bir olgudur ve karşılaşıldığında hemen cerrahi müdahaleyle kuyruk alınır. Çocuğa ise genellikle birsek söylenmez. Kürklü insanlara ise bir örnek meşhur Meksikalı bir ailedir. Bu kişilerin pek çoğu sirkte çalışmıştır.
Ayrıca, bir not olarak sunu eklemek gerekir ki, yaratılışçıların imrendiği, herkesin dine inandığı o eski günlerde bu tur Doğum anormalliklerinde, Örneğin çocuk kuyruklu doğduğunda, bu çocuklar şeytanin çocuğu kabul edilir ve hemen öldürülürdü. Tabi anneleri de onlarla birlikte. (Cadı oldukları için).
12) Apandist
Apandist gibi hiçbir ise yaramayan bir organ niye vardır? Bir faydası olmadığı gibi, zaman zaman iltihaplanarak hayati tehlikeye sokan sorunlara da yol açmaktadır. Bunun artık ise yaramayan evrimsel bir artık olması dışında, yaratılışçıların yapabileceği tutarlı bir açıklama var mıdır?
13) İşe yaramayan genler
Bu genler 1994’te keşfedilmiştir. Bunlar artık işe yaramayan fakat DNA ile birlikte fazlalık bir yük olarak taşınan gen artıklarıdır. Ayrıca zaman içinde değişirler. Nesilden nesile taşınırlar. Ayrıca evrimsel soyağacı çıkarmada da çok faydalıdırlar. İki organizmanın en son ortak atası birbirinden ne kadar uzaksa bu iki organizma arasındaki ise yaramayan genlerin ortaklığı da o ölçüde az olacaktır. Şempanze ile insanin ise yaramaz genleri karşılaştırıldığında farklılık çok azdır. Bir kemirgeninkiyle karşılaştırıldığında daha fazla, bir tahıl ile karşılaştırıldığında ise çok daha fazladır.
14) C vitamini
İnsan bünyesi C vitaminine ihtiyaç duyar. Eğer düzenli bir biçimde bu vitamini almazsak iskorbit hastalığına yakalanır ve zaman içinde ölürüz. İnsan bünyesinde C vitamini üretmek için gerekli gen yukarıda bahsettiğimiz ise yaramaz genlerden biridir. Halbuki Örneğin Köpeklerin bünyelerinde bu aynı gen iş görür ve köpekler kendi C vitaminlerini kendileri yaparlar. Dışarıdan almaya ihtiyaç duymazlar. Acaba tanrı neden köpekleri daha fazla sevmiştir bu konuda? Eski yüzyıllarda uzun deniz yolculuklarına çıkan gemiciler bu hastalıktan ölürken gemideki köpeklerin basına bir şey gelmemiştir. Eğer bu olay evrimsel süreçteki kör rastlantı sonucu değil, bilinçli bir tasarım urunu olarak oluştuysa, belli ki allah gemi yolculuğuna çıkacağını bildiği kullarını değil, gemideki köpekleri kollamayı tercih etmiştir.
15) Insulin
Günümüzde seker hastalarının kullandığı Tüm insulin genetik mühendisliği yoluyla genlerinde değişiklik yapılmış E.coli bakterisi (ki bu bakterinin normalde yasadığı yer insan kalın bağırsağıdır) yoluyla üretilir. gerçek insan genleri rekombinant teknikleri kullanılarak bakterinin DNA’sı içine katılmıştır. Böylece bu bakteriler bildiğimiz insan insulini üretirler. Öyle gözüküyor ki bizi insan yapan biyokimyasal yapıyla mikropları mikrop yapan biyokimyasal yapı aynıdır ve görüldüğü gibi birbiriyle kolayca değiştirilebilmektedir. Bu biyokimyasal bir ortaklıktan başka ne anlama geliyor olabilir sizce?
16) Göz
Göz denen organ söz konusu olduğunda yaratılışçılar önce tipik söylemleri olan göz gibi bir organın basitten karmaşığa gelişemeyeceği, yarım bir gözün hiçbir ise yaramadığını falan söylerler. Fakat Darwin’in bile o zamanlar gözlediği göz gelişiminin çeşitli aşamalarındaki canlılar bunu çürütmekte ve tam tersi evrim lehine delil üretmektedir. birkaç tane ışığa duyarlı hücreden, fincan seklinde fakat merceksiz reseptörlere, oradan insan gözünden çok daha keskin kartalların gözüne kadar çeşit çeşit gelişmişlik düzeyinde göz bulunmaktadır doğada. Yarım gözle veya 1/100’luk gözle yasayan pek çok canlı bulunmaktadır doğada, Günümüzde bile.

Ayrıca, insan gözü, bir mühendislik hatasıdır! Retinanın içi dışı terstir. Sinirler ve kan damarları Retinanın ışığa duyarlı kısmından geçerek bir kör nokta oluştururlar ve ışık reseptörü hücrelerinin önünde dağılırlar. Böylece ışık bu fiberleri geçip reseptörlere ulaşmak zorundadır. Neden sinirler ve damarlar reseptörlerin arkasında değildir? Böylece yoldan çekilmiş olurlardı ve bir kor noktamız olmazdı. Örneğin mürekkep baliğinin gözleri öyledir. Evrim elindeki materyalle çalışmak zorunda olduğundan, ancak eldeki mevcut sistemi kullanabilir adapte olmak için. İşte bu durum bu tür tuhaflıklara yol açabilir. Mutlak bir yaratıcı böyle bir hata yapar mıydı? Hele de daha önce yarattığı canlılarda bu hatayı yapmamışken.
17) Mikroorganizmalar
Mikroorganizmalar niye vardır? Bunların yaratılmasının mantığı nedir? Ayrıca Nuh’un gemisine mikroorganizmalar nasıl alınmış ve yerleştirilmiştir? (Nitekim şayisiz mikroorganizma vardır dünyada ve pek çoğu ancak belli ortamlarda yasar).
18) İnsan embriyosu
İnsan embriyosu, gelişme sürecinde, özellikle çok küçükken kuyruğa ve balık pulu benzeri pullara sahiptir. Tüm memeli, kuş, reptil, amfibi ve balık embriyoları da öyle. Embriyonun gelişim sürecini herhangi bir biyoloji kitabından kare kare izlerseniz, bunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz. Embriyonun gelişimi adeta canlılar arasındaki evrim tarihinin bir özetidir.
19) Yirmilik dişler
Çoğu kişinin ağzı yirmi yaş dişlerinin tam olarak çıkmasına izin vermeyecek kadar küçüktür. Bazılarında bu dişler hiç dışarı çıkmaz, bazılarında ise örneğin üsttekiler çıkıp alttakiler çıkmaz (ya da tersi) ve bu yüzden bu dişleri çiğneme için kullanamaz pek çok kişi. Pek çok kişide bu dişler çürümeye ve ağız problemlerine yol açmaktadır. Öyleyse, ya bu dişler evrimsel bir kalıntıdır, ya da yüce yaratıcı tuhaf bir is yapmış ve ağzımıza bu hiçbir işe yaramayan ve sadece dert kaynağı olan fazlalık dişleri koymuştur.
20) Ani irkilmeler
Her insanin zaman zaman yasadığı ani irkilmelerin veya uykudan irkilerek uyanmaların sebebi nedir? Evrimin güzelliği böyle ilgisiz görünen konuları bile açıklayabilmesidir. Örneğin evrim biyolojisine göre bu tur irkilmeler ağaç dallarında uyuduğumuz zamanlardan kalma evrimsel bir tepkidir. Denge hissinde olan en ufak bir değişiklik veya çevredeki bir ani hareket, bizde bu ani irkilmelere sebep olmakta ve Eğer uyuyorsak uyandırmaktadır. Peki yaratılışçılığın bu irkilmeler için açıklaması nedir? Daha doğrusu “Allahın işine akıl sır ermez” sözünden başka bir açıklamaları var midir?
21) Fosiller
Fosiller yaratılışçıların her zaman başını ağrıtmıştır. Her şeyden önce, soyu tükenmiş türlerin mükemmel bir yaratım ürünü olan bir evrende isi yoktur. Ayrıca bir diğer sorun da, fosillerin çok fazla çeşit ve sayıda olmalarıdır. Yaratılışçılar, soyu tükenmiş canlılara ait yorum yaptıklarında genellikle çok komik duruma düşmektedirler.

Örneğin yaratılışçılar tarafından bu konuda yapılan birkaç yorumun örneği:
Dinozorlar çok büyük olduklarından Nuh’un gemisine sığmadılar ve çamura gömülüp Öyle olup kaldılar. (Dinozor cağının çok daha küçük yaratıklarına ne demeli peki? Hem hani Nuh bütün canlılardan birer çift almıştı gemisine?)
Soyu tükenmiş canlılar Nuh’un gemisindeydi, fakat sonradan öldüler. (Acaba Nuh Seismosaurus ve T-Rex gibi devasa dinozorları gemisine nasıl sığdırdı?)

Fosiller canlı kalıntısı değildir. şeytanin veya materyalist bilimin uydurması olan şeylerdir.
Fosiller canlı kalıntısı değildir, tanrı tarafından inancımızı sınamak için yaratılmış şeylerdirler.

Açıklama yapmak zorunda bırakıldıklarında yaratılışçıların ağzından bu konularda çıkabilecek iddiaların içeriğine bir bakin, sonra da gelin evrime saldırırken gösterdikleri sofistike performans ile karsılaştırın. Evrime saldırırken bilimsel görünen ve moleküler biyolojiden, vs örnekler veren bireylerin, son derece basit sorulara gelince nasıl saçmalayabildiğini görmek insana hayret veriyor.
22) Geçiş fosilleri
Yaratılışçıların cahil olanları basitçe “Ara Geçiş formu yoktur” deyip çıkarlar işin içinden. Konuyla ilgili daha fazla okumuş ve muazzam sayıdaki fosil bulgusunun birkaçından haberdar olan biraz daha fazla bilgi sahibi yaratılışçılar ise, kademeli geçişi gösteren örneklerde bile sadece bir noktada çizgi çekip, örneğin şu taraf insan, şu taraf maymun der çıkar işin içinden. Eğer bir başka fosil daha bulunur ve tam bu iki bölgenin arasına denk gelirse, bunu sadece alt ya da üst gruptan birine dahil etmekle yetinirler. Gelişimin aşamaları ne kadar açıkça görünüyor olursa olsun, geçiş görmemekte direnir ve ara geçiş fosili eksiğinden yakınmaya devam ederler. A ile C arasında geçiş formu olmadığını söylerler. Bir süre sonra B bulunduğunda, bu sefer, A ile B ve B ile C arasında ara geçiş formu olmadığını söylemeye başlarlar. Ne kadar örnek getirirseniz getirin bu onları tatmin etmeye yetmez, çünkü ara geçiş formu olmadığını baştan kabul etmişlerdir. İsin komiği değişik yaratılışçı uzmanlar, örneğin insan ile maymun arasındaki çizgiyi değişik noktalarda çekmektedirler.

Çakal benzeri bir yaratık balinaya dönüşemez derler, fakat hemen ardından bilim adamları Ambulocetus, Pakicetus, Prozeuglodon ve pek çok diğerlerini çıkarır.

Kertenkeleler kanat geliştirip kuş tüyü çıkaramazlar derler, ardından Archaeopteryx bulunur. Tabi bunun sahte olduğunu iddia ederler. Ama hemen ardından Protoavis, Sinornis, Hesperornis ve Ichthyornis gelir.

Evrimcilerin tüm kara canlılarının denizden çıktığını söylemesine karşılık, nerede ara formlar diye sorarlar, karşılarına Eusthenopteron, Panderichtys ve Acanthostega getirildiğinde bunu görmezden gelirler.

İnsan ile maymun arasında geçiş yoktur derler, ardından Lucy örnek verilir (Australopithecus afarensis), fakat bunu beğenmez, başka geçiş formları sorarlar. Sonra A. ramidus, africanus ve H. Habilis ve Erectus getirilir örnek olarak, aşamalı geçişi gösteren her örnekten sonra, o örneği bir tarafa (insan ya da maymun) dahil edip başka örnek istemeye devam ederler.

Tabi bunlar yaratılışçıların biraz daha işin içinde olanlarının yaptıkları. Yaratılışçılığa inanan pek çok kişinin bu bulgulardan haberi bile yoktur.
23) İnsan Gen haritası
Gen haritası projesi DNA’mızı daha eski türlerden miras aldığımızı kanıtlamıştır. Reptillerle, böceklerle, bakterilerle, solucanlarla ve balıklarla ortak genler paylaşıyoruz. Çok sayıda işe yaramaz DNA’ya sahibiz ve bunun tek açıklaması bu DNA’ları miras aldığımız ilkel türlerdir. Tüm bilim adamları bu bulgulardan emindir.

Bu örnekler sayı olarak çoğaltılabilir. Evrimin kütüphaneler dolusu kanıtı vardır derken kafadan atmıyoruz. Daha bu yukarıdakilerden binlerce yazılabilir. Fakat bu kadar örnek bahsettiğimiz noktayı göstermek için yeterlidir. O da evrimin bir gerçek olduğu, “Evrim Teorisi”nin adına hala teori denmesine rağmen (“İzafiyet teorisi” gibi) aslında artık bir bilimsel gerçek olduğu ve bilim dünyasında işin gerçekten içinde olan hiçbir uzmanın artık bundan şüphesi olmadığı konusudur.

Amerikan NAS (National Academy of Science-Ulusal Bilimler Akademisi)’nin ünlü evrim-yaratılışçılık mahkemesinde bilirkişi raporu olarak sunduğu, tümü nobel ödüllü bilim adamları tarafından yayınlanan bildiri ve buna dayanarak mahkemenin evrimci kanat lehine karar vermesi bunun bir göstergesidir.

Evrimi bilim adamları tartışmaz. Daha doğrusu bilim adamları evrim var midir, yok mudur diye tartışmaz. Evrim nasıl olmuştur diye tartışır. Evrimin var olup olmadığını tartışanlar hala dinin etkisinden kurtulamamış, evrime karşı çıkarak farkında olmadan bilime, gelişmeye ve uygarlığa karşı çıkan, içlerinde iyi niyetli ve halk için iyilik yaptıklarını zanneden, fakat bu uğurda, topluma ve insan uygarlığına en büyük kötülüğü yaptıklarının ve gerilik, karanlık çağ, ilkellik,cahillik ve despotluğa yol açtıklarının bilincinde olmayan dinci kesimdir.

Sabit keçid Şərh yazın

Next page »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.